fatmahale
22 Takipçi | 0 Takip
18 11 2007

YAĞMUR HEM GÖKTEN HEM DE BENİM YÜREĞİMDEN BOŞALIYOR

Yağmur hem gökten hem benim yüreğimden boşalıyor.  Fatma Hale Liman                 Beşiktaş müftülüğü Aile Bürosu Alt Komisyonu olarak yardıma ihtiyacı olan, on aileye gıda yardımı yapalım istedik. Önce ailelerin tespit edilmesi gerekiyordu ki; ben camii cemaatimi tanıdığım için, ihtiyaç sahiplerini oradan belirleyeyim dedim. İyi tanıdığım hanımlardan bu konuda bana yardım etmelerini istedim. Bazı telefon numaraları, ihtiyacı olan isimler, adresler…  Elimizde birçok isim ve telefonla numarası birikince duaya sarıldık: ‘Ya Rabbi ne olur gerçek ihtiyaç sahiplerini bulup onlara yardım edelim.’  Hele bir de; çok ihtiyacı olduğunu söyleyip, ağlayan bir hanım vardı ki; beni büsbütün hayal kırıklığına uğrattı. Nasıl yaptıysa bir yanlışlık yapıp bana kendi numarasını değil, bir arkadaşının numarasını vermişti. Kendisini öylesine bir arayıp, durumunu sorayım diye telefon açınca, gerçek ortaya çıktı. Meğer o kadar temkinli bir hanım ki;  aylar sonra gerekecek gıdalarının teminine şimdiden başlıyor…               İnsanlara olan güvenimi kaybetmekten çok korkarım. Güvenemezseniz, hiçbir şey yapamazsınız. Hani susuzum deyip de, su sahibinin su getirmeye gitmesinden istifade ederek, devesini  çalan bir hırsıza, deve sahibinin söylediği söz var ya: ‘ Sakın bu yaptığını kimseye söyleme, çünkü korkarım kimse kimseye güvenip de bir daha su vermez.’ Bu acı bir tecrübe oldu. Dostların dediklerine itibar edip, hiç kimseyi araştırmamaya karar veriyorum. Bir hayal kırıklığı daha güvensizliğimizi  pekiştirir de bir daha böyle bir işe kalkışamayız diye korkuyorum.             Markete bir gün önceden istediğimiz mamuller söylendi. Markette çalışanlar, kolileyip bizim için hazır edecekler. Arkadaşlarla fikir ayrılığına düşüyoruz... Devamı

18 11 2007

CİHAT SEVABI

CİHAT SEVABI ’Kocasız kadınlarla, yoksulların işlerine yardım eden kimse; Allah yolunda cihat etmiş gibi sevap kazanır.’’ Bu hadis-i şerif, beni öyle yerlere götürdü ki…             Babam vefat ettiği zaman biz, dizi dizi tam altı kardeştik. En küçüğümüz; üç, en büyüğümüz; on dört yaşında idi. Anacağızım daha otuz beş yaşında idi. Daha çarşı nedir, alışveriş nasıl yapılır bilmeyen anam, birden bire öyle bir sorumluluğun altına girdi ki. İlk bir ay hiçbir şey yapmadı, kara kara düşünmekten başka… O zaman insanın aklına öyle kötü şeyler geliyor ki; şimdi ne olacak, annemin bu hali daha ne kadar devam edecek… Küçücük aklınız kaldıramayacağınız sorular soruyor.           Okullar bir hafta sonra açılıyor, daha benim önlüğüm yok. Rahmetli babam kumaşını almıştı, anacağızım da dikecekti… Dikmiyor bir türlü eli varmıyor.  Bir hafta okula önlüksüz gittim. Artık gitmek istemiyorum. Annem eline hiçbir şey almıyor, çıkıp bahçenin ortasındaki ağaca yaslanıp, kabristana bakıp ağlıyor. Ben de bahçe kapısının önünde annemin haline bakıp ağlıyorum. Gittim yanına sessizce, öyle kendi kendine konuşur: ‘Osman’ım ben şimdi ne yapacağım yavrularının boynunu nasıl doğrultacağım. Allah’ım yardım et bana, Allah’ım akıl ver bana.’ Hiçbir şey demeden sessizce eve döndüm.            Baktım bir saat kadar sonra annem de bahçeden içeri girdi, sadece O’na bakıyorum. Kaşlarım çatık, merhametten eser yok: ‘Daha ne kadar bahçede oturacaksın, benim önlüğümü kim dikecek?’ Başladım ağlamaya… ‘Al götür, Şükriye ablana o diker, benim elim varmıyor, dikemeyeceğim.’ ‘İyi o zaman ben de okumayacağım, yarından itibaren okula da gitmiyorum, seninle de konuşmuyorum.’            Nasıl ... Devamı

18 11 2007

BABAANNEMLE BAŞLAYAN PEYGAMBER SEVGİSİ

                                         BABAANNEMLE BAŞLAYAN PEYGAMBER SEVGİSİ            Bembeyaz başörtüleri ile tüm kadınlar kuğular gibi dizilmişler, büyük bir vecd ile okunan şiir gibi, ilahi gibi bir şey dinliyorlar… Elleri kalplerinin üzerinde, ağızlarında dualar, kendilerinden geçmişler…             Bir ara herkes ayağa kalkıyor birbirlerinin sırtını sıvazlıyorlar, eller açılmış ayakta dua ediliyor, gözlerden incecik yaşlar süzülüyor, ben de bilmesem de ayaktayım, ellerimi açmışım. Tamam! Şimdi oturuyorlar, ben de oturuyorum…             Bu seferde okuyan kadın  ‘merhaba’ diyor tüm hanımlar yine yerlerinden kalkıyor ve birbirleri ile salavatlaşıyorlar. Ben yine şaşkın elimden tutanın elini tutuyorum. Artık dua ediliyor, bu kez ayakta değiliz, her zamanki oturarak dua ediyoruz. Gözyaşları kadınların gözlerinden süzülüyor, anlayamamakla birlikte çok etkileniyorum.             Aa! Şeker veriyorlar, en sevdiğim peynir şekerlerinden… İkramlar yapılıyor, coşku ile dağılıyor, cemaat… Annem; ‘ben de okutacağım, benim de ölenlerim var’ diyor…            Bir kez de camii de rastlamıştım bu tür merasime, bu kez erkekler okuyor, onlarınkini daha çok beğeniyorum, sesleri daha güzel gibi geliyor bana… Erkekler aşağıdalar, kadınlar yukarıda, biz çocuklar da perdenin kenarında… Ne mi yapıyoruz?... Devamı

18 11 2007

SEN EVRENE GÜZEL ŞEYLER GÖNDER

SEN EVRENE GÜZEL ŞEYLER GÖNDER             SANA GÜZELLİK OLARAK DÖNSÜN            Popüler kültürün, popüler gazetelerinde bu aralar okuduğum pek çok röportajda kendisi ile röportaj yapılan, buna benzer sözler söylüyor. Evrenin yaşayan, duyan, hisseden, tanıyan bir varlık olduğunu söylüyorlar. Güzel şeyler göndermek doğru da, atılan yer, yani muhatabın evren olması?...            Haftanın dört günü sabahtan öğleye kadar bir eğitim merkezinde genç kızlara Tefsir ve Akait dersi vermek için yollara düşüyorum. Metroyu tercih ediyorum. Saat hiç şaşmıyor, trafik problemi, dolayısı ile geç kaldım sitresi de yok. Ama insanın olduğu her yerde ilişkiler ve problemler bir arada yaşanıyor, kısa süreli de olsa. İnsan en çok da bu kısa süreli zaman diliminde ve ani etkilere verdiği tepkilerle tanınıyor. Çünkü o ilişkilerde maske yok ve oldukları gibiler.             Metroya Kabataş’tan bindiğim halde ilk istasyonda tıklım tıklım doluyor ve insan güzellemeleri başlıyor. Binenlerin, sıkışanların, oturanların muhabbetleri… En çok da ayakta ve sıkışanlar kavga ediyor. Kavga sözcüğünü kullandım yanlış okumadınız; iletişim dilimizin çoklukla kavga olduğunu tespit etmiş bulunmaktayım da ondan... İstisnaları vardır da az oluyor neyse.             _ Kardeşim çakıldın kaldın biraz ileriye gitsene!            _ Durduğunuz yere kira mı ödüyorsunuz, neden kıpırdamıyorsunuz?      &nb... Devamı

17 11 2007

EĞER Mİ ÇÜNKÜ MÜ RAĞMEN Mİ

           EĞER Mİ, ÇÜNKÜ MÜ, RAĞMEN Mİ? HANGİSİ?                                                   Fatma Hale Liman 21.3.2006 Masume Toyotome, Japon yazar; ‘Dünyada en büyük kıtlık ‘rağmen’ türü sevginin yeterince olmayışıdır.’ demiş. Sevginin de üç türlü olduğunu söylemiş; eğer/li sevgi, çünkü/lü sevgi, rağmen/li sevgi…             Eğer beklentilerimi karşılarsan, seni severim.             Seni seviyorum, çünkü akıllısın.             Çok inatçı olmana rağmen, seni seviyorum. Sevgi, dünyada en büyük nimetlerden, en kıymetli duygulardan birisi. Hava kadar önemli, su kadar lazım. O kadar kıymetli olduğu halde bedava, sadece içinde barınabileceği büyük bir gönül lazım. Barınacak yeri yoksa, sevgi de yok… Sevgi olmazsa; ne anneler bebekleri için fedakarlık yapar, gece onlar için uykusuz kalırlar, ne de babalar evin mutluluğu için çalışır, onca yüke katlanırlar. Sırf evladımız okusun diye hamallık yapan, onca yükün altına girip, alacağı beş on kuruş ile yuvasına götüreceği bir sıcak ekmek için mücadele eden devler, kalplerinde sevginin pırıltısı ile hayata tutunurlar. İnsan, gönlünde derin bir sevgi taşırsa; insanı , insanlığı sevme erdemine ulaşırsa ; ne hırsızlık kalır, ne ahlaksızlık kalır. Çünkü kıyamaz insanları incitmeye, onlara ait değerli şeylere zarar vermeye, onların hakkına tecavüz etmeye… Hayata katlanma sebebimiz sevgi. Kainatın yaratılması dahi sevgiden… Sevgisizlik, ölüm sebebi… Evladınızın sizi sevmediğini anlamanız, eşinizin sizi sevmed... Devamı

17 11 2007

BİR HADİSLE NASIL DUMAN OLDUM

BİR HADİSLE NASIL DUMAN OLDUM             Cami derslerimizden birisi de; Riyaz’us-Salihin’den hadisleri okumak. İkinci cilt 357 numaralı hadisteyiz. Hadis aynen şöyle:             Meymun İbni Ebu Şebih (r.a.) dan rivayet edilmiştir. Denilmiştir ki:             Bir gün Hz. Aişe’ye bir dilenci geldi. Aişe (r.a.) ona bir parça ekmek verdi. Kılığı kıyafeti düzgün bir başka adam geldi. Onu da sofraya oturtarak yemek ikram etti. Bu farklı davranışın sebebini soranlara Aişe şöyle cevap verdi:             Rasulullah (sav) ‘İnsanlara mevki ve makam ve seviyelerine göre muamele ediniz.’buyurmuştur.             Senette kopukluk olduğu; Hz. Aişe’den böyle bir hadis alınmadığı söylendiği; Müslim Sahih’inde senetsiz olarak naklettiği halde; hocalar büyük bir gayretle hadisi yorumlanmaya çalışmış.             Aynen naklediyorum: Unutulmamalıdır ki, Allah’u Teala insanları ayrı kabiliyet, imkan ve içtimai durumda yaratmıştır. Bu çeşitlilik ve tabii farklılıkların farkında olarak ilişkileri düzenlemek de toplum düzeninin ve emniyetinin sağlanması ve devamı açısından pek ehemmiyetlidir. Aksi halde değerlerinin kıymetini bilmeyen toplumlar yeni değerler üretemezler. Kadir ve kıymeti bilinmeyen insanlar toplumlarına küserler. Anarşi, biraz da toplumda herkese mevki, seviye ve sorumluluklarına göre davranmama nezaketinin gösterilmemesinden doğar. Öte yandan hak etmedikleri halde farklı muamelelere muhatap kılınmak suretiyle şımartılmış kişiler de bozulma ve anarşinin bir başka sebebidir.             Birbirinin haklarına, toplumdaki yerlerine göre riaye... Devamı

17 11 2007

HANGİ TEPKİ İSLAMİ

HANGİ TEPKİ İSLAMİ             ‘İstanbul ziyaretimde manevi olarak zirvede olduğum an Sultanahmet camiinde bulunduğun andır’ demiş Papa. Sultanahmet camii ki Mimar Sinan Ayafosya’ nın yanına camii yapmamak için ömrü boyunca direnmiş. Öğrencisi Mehmet Ağa Sultanahmet camiini yapmış. Camiye Avrupalılar ‘Mavi camii’ diyorlarmış.  Caminin en önemli özelliği çinileri olduğu için.             Bu hafta kitapçılarda en çok ‘Karşılaştırmalı Osmanlı Tarihi’ CD leri satılmış. Alanlar Osmanlı ve Avrupa hakkında bilgi sahibi olmak isteyen gençlermiş. Duyunca çok sevindim.             Dünya basını özellikle muhafazakar Hristiyanlar Papa’ya öfke püskürüyormuş; ‘Sen nasıl olur da camide kıyama durur, ‘huzur duruşu’ yaparsın diye. Bizimkiler de Ayasofya’da dua etmesin diye tutturmuşlardı. Etmedi de nitekim. Etseydi ne olurdu? Hiçbir şey. Dua etmek için mekan da fark etmez, zaman da… Dua Allah’a yapılır ve kimse, kimseye dua etmeyeceksin diye baskı kuramaz. Haydi biz istemedik, ellerinin kaldırıp dua etmedi. Ya zihninden etti ise? Buna kim engel olabilecek. Bazıları bas bas bağırdı ‘gelmesin’ diye. Bazıları ‘dua etmesin’ diye…             Papa’ya kendi dindaşlarının kızması ile bizimkilerin dua etmesin çağrısı arasında hiçbir fark göremiyorum. Takım tutar gibi din tutuyoruz. Dini içine sindirememek, slogan boyutunda yaşamak, hoşgörüden uzak olmak ne kötü… Allah Rasulü olsa nasıl davranırdı diye düşünüyorum. Sınıfta kaldığımızı görüyorum.             Her şeyin ötesinde ibadetgahlar Allah’ın evi. Yani evin bir sahibi var. Siz ev sahibine diyorsunuz ki: ‘Ben senin adın... Devamı

17 11 2007

OCAK BAŞINDA VAAZ

OCAK BAŞINDA VAAZ2002 senesinde Artvin’de vaize olarak görev yapıyorum. Pazartesi günleri Korzul diye isimlendirilmiş olan bir semtinde vaazım var. Önce Artvin’e dair şu sözleri mutlaka söylemeliyim. Artvin çok küçük bir ildir, ama gönlü kocaman insanlar vardır Artvin’de. Yeşilin tüm tonlarını görebilme güzelliğini  bana bahşeden Rabbime çok hamdederim. Artvin benim için dünyanın en büyük nimeti idi. İnsanının çok vefalı olduğunu söylememe gerek bile yok. İstanbul’un insan ilişkilerinden mahrum bu buz gibi havasına alışamam da Artvin insanının samimi dostluğunun olduğu kanaatindeyim. Gelelim Korzul’daki vaazıma… Camiye bir geldim baktım kimse yok. Beklemeye başladım ‘ şimdi gelirler biz de vazifemizi yaparız’ düşüncesinde iken, bir genç kız geldi: ‘ Hocam mahallenin hanımları ocak başındalar, bu gün vaazınızı orada verecekmişsiniz.’ Şaka gibi : ‘ Kızım ocak başında vaaz olur muymuş, ben beklerim gelen olursa vaaz ederim.’ Kızcağız gitti. Yirmi dakika bekledim, tık yok. Baktım ellerinde oklava, önlerinde unlu önlük cemaatimden çok iyi tanıdığım iki hanım caminin kapısında belirdi. ‘Seni oklavalarımızla almaya geldik, çabuk gel bizimle.’ Üniversite de derse gelmeyen hoca on beş dakika beklenilir, gelmedi mi ders düşmüştür, talebeyi kimse sınıfta tutamaz. Cemaat yirmi dakika gelmediğine göre vaaz düşmüştür. Kıyas yaptık efendim bu hüküm bana ait…El mahkum! Gidilecek. Hatunlar oklava ile gelmiş. Gittim bir de ne göreyim! Benim cemaatin tümü koskoca bir avluda. Tertemiz sofra bezleri serilmiş, teknelere hamur yoğrulmuş, senitler oklavalar hazırlanmış kimisi hamurları beze yapıyor, kimileri yufka açıyor, kimileri pişiriyor, yaşlı nineler baş k... Devamı

17 11 2007

KUŞLAR EZANLARIMIZI YEMİŞLER

 KUŞLAR EZANLARIMIZI YEMİŞLER             Bu Kurban bayramında memlekette idim; Konya da…             Konya da çok kıymetli tarihi camiler vardır. Özellikle Anadolu Selçukluları döneminde başkentlik yaptığı için o denemde yapılan İplikçi camii tam bir selatin camiidir. Aynı zamanda doldurma suretiyle oluşturulan şimdi şemsiye beton içinde korunmaya alınan sarayın bulunduğu Alaaddin tepesindeki çok sütunlu Alaaddin camii de halen fonksiyonunu devam ettirmektedir. Kayalıpark’taki Şerafeddin camii gibi.           Osmanlılar döneminde Manisa, Trabzon illeri gibi sancak beyliği vazifesi yapan Konya, birçok Osmanlı şehzadesinin yetiştirilmesinde ev sahipliği yapmış. Osmanlılar döneminden kalma ve fonksiyonunu halen devam ettiren tarihi camiiler de mevcuttur Konya da. Kanuni’nin oğlu III. Selim’in yaptırdığı Sultan Selim camii, Mevlana Türbesi ile karşı karşıya birbirini selamlar her gün. Aziziye camii de Osmanlılar zamanında yaptırılmıştır.             Benim en çok sevdiğim camiye gelince; içinde Şems-i Tebriz’e ait türbenin de bulunduğu Şems-i Tebriz camiidir. Benim için ayrıcalıklıdır ve her çarşıya inişimde, az namaz kılmamışımdır o camii de. Çok iyi bilirim ki; her ne dertle gitmişsem Şems’e, huzur içinde çıkmışımdır. Şems, dosttur. Mevlana’nın dediği gibi candır.             İplikçi camiini biraz kasvetli, Şerafettin camiini ise biraz havalı bulurum hep. Alaaddin camiindeki sütunlar ise sığınak gibidir. Aziziye camiinin hanımlar bölümünü çok severim. Sultan Selim camiinin taş yapısı, süslemeleri çok güzeldir. Selçuklu eserleri çok süslü değildir sadedir de, Osmanlı eserlerinde tezyinat çoktur. Birinde sadeliğin zarafeti, diğerinde tezyinatın zarafeti ik... Devamı