fatmahale
22 Takipçi | 0 Takip
17 11 2007

NİNNİSİZ BEŞİKLER DUASIZ UYKULAR

    

NİNNİSİZ BEŞİKLER DUASIZ UYKULAR

               

             Dünyaya küçücük bir insanın gözlerini açması tüm aile fertlerini mutlu eder. İnsanoğlu varlığını devam ettirmekle memnun olur, kendisinden dünyaya bir hediyedir çünkü… Sadece ana-baba değil, dedeler, nineler de çok mutludur. Torun evlâttan daha çok sevilir; çünkü evlâdın evlâdıdır. Evlâtlarını büyütürken çok acemilik çekmişlerdir ama torun öyle mi ya! Artık tüm tecrübe ve birikimlerini gösterebilecekleri harika bir fırsat çıkmıştır. Anne baba ise hem çok mutludur, hem de bir o kadar düşünceli ve endişeli. Çünkü dünyaya getirdikleri bu yavrunun hem maddî ihtiyaçlarını karşılayacak, hem ruhî ihtiyaçlarını karşılayacak hem de erdemli, ahlâklı Rabbine hayırlı kul, Habibi’ne hayırlı ümmet, ana-babasına, vatanına milletine hayırlı evlât yetiştireceklerdir ki, bunlar kolay iş değil… İnsan hiç bilmediği yemeği tarif üzerine ilk pişirdiğinde hemen olmaz, zamanla tecrübe sahibi oldukça, daha çok denedikçe en mükemmeli bulur. İnsanoğlu bu, denemesi yanılması yok, ya tutacak, ya perişan olacak… İyi terbiye edilmemiş evlât sadece ana-babasının değil, bütün insanlığın başına derttir çünkü.

            İsim konulmalı önce, anlamlı ve Peygamber Efendimizin sevdiği isimlerden olmalı. İsmi ile müsemma olsun diye. Ana-baba gayet edepli, biz şu ismi düşündük bu olacak demezler, bilirler onlar, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’in isimlerinin nasıl konduğunu… Büyükler de fikir söylerler ama gençlere bırakırlar, herkes evlâdını ismiyle severek büyütmeli, adı güzel kuzum diye sevmeli…

            Ezanı sağ kulağına, salâyı sol kulağına babası okur bebeğin. Evlâdının hem dünyasından, hem ahiretinden ilk evvela o sorumludur çünkü… Bebeğin annesi hem mutluluktan hem de sorumluluğun endişesinden gözleri yaşlı seyreder, eşi ile evlâdını. İlk, yüce Mevlâ’nın ismini duyar bebekler; ‘Allahü ekber, Allahü Ekber...’ Minik yavrunun en büyük sığınağı annesinin bağrıdır, onun sütüne, ısısına, sevgisine, ilgisine her şeyine muhtaç, dokuz aydır sadece onu tanıyor, onunla bütünleşmiş. Bu öyle bir bütünleşme ki; annelerle bebekleri aynı odada uyutsalar, herkes kendi bebeğinin sesine uyanıyor, bu ne yüce sanat, yaratan ne güzel yaratmış.

            Bilim her gün yeni şeylerle çıkıyor insanlığın karşısına, eskiden bebek ağlasa da karnı tok, altı temizse kucağınıza almayın diyenler, bugün bebeğinizi her fırsatta kucağınıza alın diyorlar, eskiden bebeği ayağınızda sallayarak uyutmayın diyenler, bugün ana rahminde bebek ritmik hareketlerle sallanarak uyuyor, ayakta sallayarak uyutmak bebeği rahatlatır diyorlar. Oldu bitti bebeklerin taşındığı çantalardan hoşlanmamışımdır... Basacaksın yavrunu bağrına sımsıcak, ağzında duaların, Rabbine, sana bu güzel nimeti verdiği için göz yaşları içinde şükredeceksin… Köylü kadınların bebekleriyle münasebeti çok hoşuma gider; sarar yavrusunu sırtına uyandıkça emzirir, bir yandan da işlerini halleder. Dünyanın en şanslı bebekleri onlar, her daim anneleriyle… Bebekler ana rahmindeyken annesinin babasının sesini biliyor. Annesinin endişesiz tatlı sesi bebeğe huzur veriyor. Bu durum doğduktan sonra da devam ediyor. Annelerinin huzur dolu ninnileriyle uykuya dalıyorlar.

            Her anne yavrusunu uyuturken söylediği ninniyi kendisi besteler, güftesini de kendisi yazar. Önceleri kayınvalidesinin torununu uyuturken söylediği ninnileri dinler, sonra bazen kucağında, bazen ayağında, bazen beşiğinde sallarken söyler o da, gönlünden, yüreğinden, sevgi dolu yumuşacık sesiyle. Evlâdı tanır annesinin sesini, annesi söylemeye başlar başlamaz susar, dinler… Anlar o, söylenen her kelimeyi, işitir gönül kulağı ile… Söz, dil ile söylenir ama kaynağı gönüldür:

        “Ninniyle uyuturum

           Sütümle büyütürüm

           Allah der yürütürüm

           Uyusun da büyüsün ninni

           Tıpış tıpış yürüsün ninni”

           Söylenen her ninni, bir duadır. Anneler, dualarını yerleştirirler ninnilerine:

            “Hu, hu, hu yavrum

             Ninniyle uyu yavrum

             Allah sana lutfetsin

             En güzel huyu yavrum’’

             

            ‘’ Bebeğim ben sana ninniler söyleyeyim

             Elemsiz yürü gel geç bu dünya seferinden

             Allahım seni korusun yeryüzünün şerrinden

             Gönlünde güller açsın dilin tatlı bal olsun

             İncinmesin hiç kimse ne elin ne dilinden

              Elemsiz yürü gel geç bu dünya seferinden”

 

            Ninniler; özümüz, kültürümüz, ninniler… Bebek ne anlar ninniden demeyin, ninnilerdeki temenniler gerçek olur çünkü. Bir annenin evlâdı için Yüce Rabbinden, bıkmadan usanmadan, her gün, kaç kez söylediğini bilmeden, gönülden, tüm samimiyeti ile istediği en masum temennileridir, bu dualar… Allah  u, kabul etmeyeceği duayı kuluna yaptırmaz…

           Bebek ne anlar ninniden demeyin!… Filmlerde, yoğun bakımda yatan hastaya yakınlarının söyledikleri sözleri ilgiyle dinlerim. O kadar samimidirler, o kadar duygu yüklüdürler ki, onları işiten bir gönlün olmadığını kim söyleyebilir? Beden kulağı ile değil, manevî kulağı ile duyarlar belki.

           Bebeklerin de depresyon geçirdiğini bugün bilim söylüyor. Bilinir ki depresyon, aşırı üzüntü, güvensizlik, yalnızlık sonucu oluşuyor. Bu küçücük yavrulara ne oluyor da depresyona giriyor, mutsuz oluyorlar. Eğitim uzmanları çocuklar için ilk üç yılın çok önemli olduğunu ısrarla söylüyorlar. Özellikle ilk üç yıl annenin çocuğundan ayrı durmaması gerektiğini, ileriki yaşantısında, kendi öz güveninin oluşması için bunun çok önemli olduğunu bil-

diriyorlar.

           Bugünkü hayat şartları o kadar acımasız ki; minicik yavrular mamalarla büyüyüp, bakıcıların ellerine bırakılıyor. Geçmişte hiç duyulmamış olan bebek depresyonu; insanların öncelikleri değiştiği için, minicik yavrularımızı feda ettiğimiz için ortaya çıkıyor… Bebekler daima annelerinin yüzüne bakarlar, anneleri gülüyorsa güler, mutsuzsa hırçın olurlar. Bulundukları yerde birisi ağlamaya görsün hemen empati kurar, onlar da ağlamaya başlarlar. Bu kadar hassas bir varlık, sadece insanoğludur. Sadece yedirip giydirmek yetmez, sevgiye hatta bunun ifade edilmesine şiddetle muhtaçtırlar. Sevgi, dünyada en büyük nimetlerden birisidir. Parayla alınıp, satılmadığı halde, insanların birbirlerinden kıskandıkları, esirgedikleri yegane şeydir. İnsanoğlu kompleks bir varlıktır.

           Maddî ihtiyaçlarının yanında, manevî ihtiyaçları da vardır. Sevgiden başka, bir de, büyük bir güce sığınma istek ve ihtiyacı vardır çocuklarda. Eğer korkutmadan, sevgi merkezli, Allah inancı verilirse, dünyanın en dindar insanları çocuklardır. Söylenen her şeyi kaparlar, anlamazlar denilmemeli çocuklara Allah sevgisi. Mutluluğunu da üzüntüsünü de yegane dayanak olan Allah Teâlâ ile paylaşması öğretilmelidir. Bunu da en güzel dedeler ve nineler yaparlar. Torununun elinden tutup namaza getiren dedeler, torununun elinden tutup mevlide getiren nineler çoktur. Evde birisi namaza dursun hemen onlarda büyüklerinin yanında namaza durur, tüm hareketleri taklit ederler. Namaz bittikten sonra da her şeyi sorarlar: ‘neden namaz kıldık? Niye seccade serdin? Ezan ne demek?’ vb.

            Önceleri taklit ettikleri şeyi, zamanla içselleştirerek alışkanlık haline dönüştürürler. Dedeleri ve nineleri ile büyüyen çocuklar çok şanslıdırlar; vakitleri boldur, torunları ile daha rahat ilgilenir, sabırla tüm sorularına cevap verirler. Anne-babaları da ilgilenirler ama, onların evde başka uğraşları da vardır. Hem yaşlıların ibadetleri daha duygu yüklü, daha kapsamlıdır. Namaz kılmışlarsa, tespih çekerler, Kur’an okurlar, dua ederler. Dua dereken de sık sık gözyaşı dökerler. Çocuklar dede ve ninelerinin bu halinden çok etkilenir, hem onlar gibi dua etmeye çalışır ağızlarını oynatırlar, ellerini semaya kaldırırlar, hem de eğilip onların gözlerinin içine bakarlar. Allah-u Teâlâ’yı derinden hissetmekte çocuklar ve yaşlılar müsavidir. Çünkü her ikisi de Allah’a çok yakındır. Yaşlılar ölümün nefesini, gençlerden daha fazla hissettikleri ve geçmişteki hatalarına duydukları pişmanlıktan; çocuklarsa, fıtratları bozulmadığı, tertemiz, günahsız oldukları için…

          Çocukları geliştiren en önemli şey; ebeveynleriyle birlikte geçirdikleri anlamlı dakikalardır. Onlardan öğrendikleri dualar, hiçbir zaman unutulmaz, yaşlanılsa bile… Babaannem biz uyuyacağımızda yanımıza gelir, ‘Haydi çocuklar açın ellerinizi Allah’a dua edelim’ derdi. Anlamını tam kavrayamasak da ellerimizi açar:

         ‘Yattım Allahım kaldır beni,

          Nur içine daldır beni,

          Ölürsem iman ile öldür beni,

          Kalırsam sabah namazına kaldır beni’ aminlerle, ellerimizi yüzümüze sürer, uykunun o engin denizlerine kanat çırpardık. Bizlere nimetlere şükretmesi öğretilmişti. Bahçemizdeki envai çeşit kır çiçeklerini annemiz bize gösterir, Allah’ın ne güzel yarattığını anlatırdı. Babaannem; ‘Kediler bir gün uçsa gökte kuş kalmazdı’ demişti bir keresinde de epeyce düşünüp her şeyin yerince ne güzel yaratıldığını keşfetmiştim o gün. ‘Seyret, fikret, şükret’ derdi babam, nur içinde yatsın. Babam her zaman yastığının altına kol saatini koyardı. Duvarda saat olduğu halde, sabah namazına kalktığımı görsün, beni kucaklayıp dua etsin diye sessizce yastığını kaldırırdım, güya saate bakacağım; o hemen uyanıp bana gülümser, aferin derdi ya dünyalar benim olurdu. Sevenin, sevdiğini memnun etmek için neler yapabileceğini, babamın beni sevdiği gibi Allahımın da beni sevdiğini bilirdim. Ben Allah’tan korkmaz, severdim. Çünkü bize: ‘siz günahsız meleksiniz’ derlerdi. Melekler de bizi çok sever, dua ettiğimiz zaman kanatlarıyla bizi sıvazlar, onlar da bizim için dua ederlermiş. Çünkü, onların bizlere öyle davranması nı Allah (c.c.) istemiş. Babam vefat ettiği zaman daha çocuktum. Bir eylül ikindisi, bizlere matbaada öldüğü haberini getirdiler. Yaptığım tek şey elime Kur’an ımı almak oldu. Çünkü bize yatmadan önce tüm ölmüşlerimizin ruhuna bir Fatiha suresi, üç İhlâs suresi okumamız öğretilmişti. ‘Yavrum okuyun, ölmüşlerinizin ruhuna hediye edin, sizin bu masum hediyeniz-haberleri olacak?’ diye, ‘Melekler, sizin okuduğunuz duayı kapar, onlara götürürler, bir de:  ‘sana, bunu, şu yakının hediye etti derler.’ O kadar hoşuma gitmişti ki; kişiler ölseler de sen istedikçe, aradaki irtibat kopmuyor… Bu ölüm acısını, bende, bu düşünce olmasa idi, hiçbir şey dindiremezdi. O zaman ben, babamla daha fazla irtibat kurabilmek için daha çok okumalıydım. Onu daha çok sevindirmeli idim.                  

 

          Sevgi; çok severseniz, çok sevilirsiniz. Babam sevgisini bizden hiç sakınmazdı. Ben niye sakınayım. Sekiz yaşında öğrenmiştim Kur’an’ı.  Ablamla ne yarışmıştık ama; ‘sen mi ilk önce öğreneceksin, ben mi? Melek masumiyetinde geçen çocukluğumuz, ninnilerle huzur ve güven içinde gelişen kimliğimiz, dualar ile en güzel çiçek

Bahçelerinde, devşirilen uykularımız…

         Ya şimdiki çocuklar; ninnisiz beşikler, duasız uykular… Tüm gücümüz ile çocukların zekası için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz da; gönül denizlerini kirletip içindeki tüm canlıların ölmesine seyirci kalıyoruz… Çocuklukların, o en güzel zamanlarını heba edip, ilerde yad edecekleri hatıralarının olmamasını hiç önemsemiyoruz. Bilgisayarlarının başında geçirdikleri vakitleri kazanım zannedip, yavrularımızın örümcek adamı kahraman ilân etmelerinden endişelenmiyoruz.

 

 (Diyanet Aylık dergisinde yayınlanmıştır.)

 

 

                  

317
0
0
Yorum Yaz