fatmahale
22 Takipçi | 0 Takip
17 11 2007

MODERNİZM NELERİ ELLERİMİZDEN ALDI

MODERNİZM NELERİ ELLERİMİZDEN ALDI

 

         Sabah uyanınca ilk yaptığım iş buz gibi tulumba suyu ile yüzümü yıkadıktan sonra bahçemize koşmaktı. Tahta bahçe kapımızı açar açmaz koca dut ağacımızı görmek hayat devam ediyor demekti.

        Evimizin önünde geniş bir hayadımız, evimizin arkasında ise çok büyük bir bahçemiz vardı.Sadece bizim değil,mahallemizdeki herkesin evi bahçeli idi.Bahçelerimizde sokağa karşı duvarlarımız vardı,bahçeler arası duvarlar yoktu.Koca dutumuzdan sonra,ilkbaharda annemizle birlikte çalışmaktan zevk aldığımız sebze bahçemiz,ondan sonra da üzüm bağımız gelirdi. Kayısı, armut ağacımızla bahçemizin sınırı çizilmiş olurdu. Onun ötesi halamların bahçesi idi.

        Evimizin yanlarında babamın amcazadelerinin evleri vardı. Onların da yaşıtımız çocukları vardı. Bahçelerimiz randevusuz buluşma alanlarımızdı. Biz, televizyon karşısında ömür tüketmeyen çocuklardık.

        Her sabah bahçedeki sebzeleri kontrol etmek vazifemiz gibiydi. Nasıl olmasın ki, hepimizin diktiği domates, biber fideleri belli idi. Zaten tüm mısır ve ayçiçeği tanelerini intizamla mandallarımızın etrafına biz ekerdik. Biz derken, biz altı kardeştik, çok kardeş olmanın dünyanın en büyük nimeti olduğunu söylemekten asla çekinmem. Onlar sayesinde paylaşmayı, küçüklerime karşı sorumlu olduğumu öğrendim. Hiç yalnız kalmadım, birimiz hepimiz içindi, hepimiz birimiz için. Kavgalarda ederdik ama onlar da hayatın provası değil miydi?

        Aramızda on bir ay olduğu halde ablam, ablamdır, ben de kardeşlerimin ablasıyım. Bu, kardeşlerimizin doğumundan sonra biz ölsek bile devam edecek olan çok büyük bir ünvan… Annem bizi nasıl büyüttü ise biz de küçüklerimize aynını uygulamışız, kardeşlerimizin bir sorunu olduğunda onu ilk duyan biz olmuşuz, ilk çözüm arayan biz olmuşuz,bu ne büyük nimet, hala aynıyız değişmedik, sadece yaşımız değişti.

       Çocukluğum, toprakla, ağaçlarla, otlarla, çiçeklerle, böceklerle, kelebeklerle, kuşlarla geçti. Temmuz ayıyla birlikte üzümlerimiz kızarmaya başlardı, o masum bildiğimiz kuşlar eğer izin versek bize yiyecek bir tane üzüm bırakmazlar, sabah erkenden kalkıp, akşam hava kararana kadar bağın başında kuş kovalardık. Dedim ya herkesin üzüm bağı var, akrabalarımızın bağından kovalanan kuşlar bizim bağa hücum ederdi. Ellerimizde boş yağ tenekelerine sopalarımızı vurarak onları korkutup kaçırırdık. Bu çok uzun sürmez kısa süre sonra tekrar taarruza geçerlerdi. Devamlı savunmada olmalıydınız. Kuşları beklerken bazen ağaçların tepesinde püs toplar, sağ elimizin üzerine küçük püs tepesi yapar onu da afiyetle yerdik. Aynı zamanda kayısılarımızda olgunlaştığı için olgunlaşan kayısıları toplardık. Hayadımızdaki yakacaklığın üstündeki kiremitleri itina ile yıkar,özellikle hava karardıktan sonra dama çıkar,kayısıları yarardık.

       Dut ağacına kurduğumuz salıncağa binmek en büyük zevkimizdi. Bulutlarda bizimle birlikte sallanırdı. O, koca dutumuz, onu asla unutamam. Bizler yaz günlerinde içerde oturmazdık. Dutumuzun altına serdiğimiz kilimimiz yazlık evimizin sergisiydi. Özellikle öğle yemeklerini dutun altında yerdik. En çok da bulgur pilavı yemeyi severdim. Taptaze domatesleri, biberleri, salatalıkları toplar, buz gibi tulumba suyuyla yıkardık, doğramadan ısırarak yemek en büyük zevkimdi. Buz gibi ayranımızda türüm türüm kokusu ile inanın hala gözümün önündedir.

         Biz kolalarla, hamburgerlerle, dört duvarın içinde hapis büyümedik. Kır çiçeğinin her çeşidini gördük, dokunduk, kokladık. Papatyalardan taç yapıp, rengarenk kelebeklerin peşinden koştuk. ‘Fatmacık’, dediğimiz uğur böceğinin bir parmağımızdan diğerine atlamasını kolumuzun üstünde yürümesini saatlerce seyrettik.

         Hiçbir güzel şey uzun süre devam etmiyor, ne acı ki; seksenli yılların başlarında akrabalarımız yavaş yavaş apartmanlara taşınmaya başladılar. Hiç sorgulamadan, düşünmeden gittiler. Apartman yaşantısı asla İslami, asla insani olmadığı halde, zira,çocuklar koşacak olsa alt kattan şikayete gelirler, bir yeri tamir edecek olsan gürültüden şikayet edilir…

         Üst kattaki komşu çeşmeyi açık unutsa alt katındakinin evi de berbat olur. Çatıda anten düzeltirken kiremit kırsalar, yağan yağmur suları üst kattakini mahveder, kim yaptı? Ara ki bulasın. Akşam olunca perdeni kapatmadan ışığı açamazsın, karşı apartmanlar o kadar iç içedir ki; evin içi ayna gibi görünür. Çamaşırlarının üstüne balkonda yıkanır, halı da silkelenir. Bazen apartmanların uzunluğundan, binaların birbirine çok yakın olmasından gök yüzünü bile göremezsin, soğuk betonarmeler, samimiyetten uzak soğuk ilişkiler, sağa sola koşması yasaklanmış sinirli çocuklar, güneşle banyo yapmayan solgun yüzler, büyüklerinin işi olmayınca yada yorgun olmadıklarında parka götürülen toprağa orada dokunan mahrum yavrular, araba vb. gürültü kirliliği, stres. Her şey parayla alınır, parayla satılır, kim bilir kimin halini. Ne öylesine sadece çocuklar içsin diye taptaze süt getiren Hatice teyze vardır,ne de sen darda kalınca veresiye veren  bakkal amca…

          Apartmanlar asla İslami değildi, insani de değildi, her şeyi olduğu gibi onu da sorgulamadan kabul ettik. Bizim evimizde kalmadı, imar planı dediler, on sekizinci madde dediler, evimizin tam ortasından yol geçirdiler, ne güzelim bahçeler kaldı, ne de üzüm bağları. Dutumuz sonradan olacakları bilmiş olmalı ki önceden kuru gitti, bir buçuk asırlık gene iyi dayandı dediler. Akrabaların hepsi kooperatife verip apartmanlar diktirdiler, bahçeli evlerini bırakıp gidenler, yeni dairelerine geldiler. Bizim arazi hala eskiye ağıttan kurtulamadı, başına geleceği bekler, tek kat yapamazsın altı katlı olacak,  neymiş? İmar planı!

          Hayat bu mu? Bu değil aslında öylesine yaşananı bu, idealsiz, sağlıksız… Çocukluğumuzda yaşadığımız tabiatla iç içelik, bugün bizi biz yapandır, topraktan gelen bu toprağın çocukları…


(Diyanet Aylık dergisinde yayınlanmıştır.)   
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

16
0
0
Yorum Yaz