fatmahale
22 Takipçi | 0 Takip
26 08 2010

Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...

 

 

Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra…

 

Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.

 Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?" dedi.

 "Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla, "Nazif

Bey sizlere ömür efendim, onu  kaybedeli dört yıl oldu." dedi.

 Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle

mi...?" diyebildi sadece.

 Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum

eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı.

 Kendisini toparlayıp,  "Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı

acaba?" diye sordu.

 "Evet var, oğlu Selim Bey...."

 Titrek bir sesle, "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi.

 Görevli hanım, insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,

 "Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor, ama ben yine de kendisine bir haber vereyim." dedi ve telefona  yöneldi… Sonra, "Kim diyelim efendim?" diye sordu.

 "Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter

dahili telefonu çevirdi. Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin." dedi.

 Beraber merdivenden çıktılar. İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir

salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı

açarak,

"Buyurun!" dedi.

 

O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim

gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak,

 "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir." dedi.

 "Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş  adamı.

 Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz;

 "Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama

vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve

dudakları  titredi, gözleri doldu. "Ama o büyük insanın elini öpmek

nasip değilmiş,  bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."

 Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat en

azından o büyük insanın  mahdumunun elini sıkmaktan da bahtiyarım."

 

Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına

inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi

cümlelerine;

 "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?"

 Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek

başıyla "Evet" dedi.

 Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.

 "Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.

 Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost

gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.

 Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı

 "Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.

 Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak,

 "Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı

iyiden iyiye arttı.

 "Emanet mi?" dedi.

 

Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi.

 Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı.

 Mehmet Bey, şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya

iyi giyimli bir bey girdi. Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti,

sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden

geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir

 

 

 

sohbete başladı. Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık,

yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların yeniden

buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı.

 Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç

yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif beyin duvardaki portresini göstererek;

 "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi. "Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı. Yurt dışında tahsil  görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu."Sana bunun  için burs vermedim." diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua  ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotografına mıhladı.

 

Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer

tabloya kaydı. Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri

yamalı  ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.

 Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de

sıralandığını fark etti.

 "Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."

 Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi, fakat

aklı tabloda kalmıştı.

 Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı.

 İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:

 "Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."

 İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip

tabloyu iyice inceleyecekti, fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle

yalnızca  sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.

 Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu.

 Üçüncü cümlede;

 "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..." diye yazıyor ve altta böyle birkaç

cümle daha sıralanıyordu.

 Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp,

 "Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." dedi. Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir  nefes alarak

 "Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız

vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye

hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık

 annem yapıyordu. Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin

koyabilmişti.

 O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...

 Şaşkınlık içinde, "Başka bir şey yok mu?" diye sormuştum. Bu soru

karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç

gitmiyor.

Annemin ağlayışına mukabil babam, "Bir müddet zeytin yiyeceğiz,

sonra..."  dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi,

"Alışacağız." dedi.

 Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz

memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede

küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.

 Annem bezgin bir sesle, "Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl

yaşayacağız." diye haykırdı.

 Bunun üzerine babam: "Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız." dedi.

 

Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım.

Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, "Bu

ilk  günün, okula beraber gideceğiz." dedi. Yürümeye başladık. Okul

oldukça  uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum.

 Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark

etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü. İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi. Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, "Yoruldum." dedim. Babam oldukça sakin bir şekilde:

 "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız." dedi.

 

Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu.

Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu.Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün,  merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade,  seccadenin üzerinde de bir tespih vardı. Duvarda ise Arapça bir ibarenin  altında şu yazı vardı: "Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir."

 Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık.

 

Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi. Ağlamaklı bir

yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti. Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı.

 "Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz?" dedi,

kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini

kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker teker  verdi

ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de  bir

koltuğa oturdu. Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk. Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz

bir  şey yaptı. Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı. Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet kendisini topladı ve "Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim. Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime, "Bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun." demiştim. Bugün ise, Allah'ın yardımıyla,  borcumu bitirdim. Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi.

 Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını  giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana, "Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır." diyor.

Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen

gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı.

 

"Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle

müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde

çıldırırdım."

 Selim Beye döndü ve "Siz ne yapardınız?" diye sordu.

 Selim Bey kendisine has tebessümü ile; "Bir müddet zeytin yerdim,

sonra..." dedi ve gülümsedi.

 O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla  içeriye girdi.

 Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı. Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.

 "Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz." dedi.

 Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife

bir kese çıktı. Keseyi açıp  içini kutuya boşalttığında merakı iyiden

iyiye arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı. Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.

 "Sevgili Mehmet Bey oğlum,

 Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...

 Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.

 Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım. Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum; lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size  borçlandım ve borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş  olurdum. Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım. Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir. Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.

 Sevgilerimle,

 Nazif Cebeci."

 Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.

40
0
0
Yorum Yaz