fatmahale
22 Takipçi | 0 Takip
17 11 2007

BENİM BABAM

                        

    BENİM BABAM

             Çocuklar bu dünyaya iki kanat ile gelirler. Kanatlarının birisi sevgi, şefkat kanadıdır ki, bu kanadı annesi verir yavrusuna; diğeri ise, güven, güç, kanadıdır ki, bunu da babalar verir evlatlarına. Nasıl kuşlar iki kanatları ile uçabilirlerse; çocuklarımız, geleceğimizin teminatı olarak gördüğümüz evlatlarımız da ancak bu iki kanada birden sahipseler uçabilir, hayatın zorluklarını aşabilirler. Çünkü bir kanat ancak kendine yeter, diğeri için hiçbir şey yapamaz. Bir kanadı olmayan çocuklar uçamaz, belki biraz hızlı koşabilirler o kadar… Ne annenin boşluğunu baba doldurabilir, ne de babanın boşluğunu anne. Herkes sadece kendisine düşen vazifeleri yerine getirebilir o kadar… Anne ve babasının her ikisinin de varlığı, çocuk için büyük bir nimettir, çünkü duygusal, ruhsal, sosyal açıdan her ikisinden de kazanacağı büyük özellikler vardır.

           Komşum ile sohbet ediyoruz. Cumartesi günü kızı, babası ile birlikte parka gitmiş. Park dönüşü komşum bir de ne görsün! Kızının üstü başı kum içinde, kıyafeti çim yeşiline bulanmış. Çocuk mu? Neşe içinde annesine; ‘Beni bir daha parka sen götürme babam götürsün, O benim kaydırağa da binmeme izin verdi, kumlarla oynamama da izin verdi, sen benim hiçbir şey yapmama izin vermiyorsun.’ O kadar sevinçliydi ki diyor komşum, evin içinde ben her şeyi başarırım havasında geziyordu. Kontrollü, ama güven verici rehberlik çocukta hemen kendini göstermiş. ‘Ben biraz sıkıyorum galiba’ dedi. Çocukların demek ki babaları ile geçirdikleri zaman diliminde, davranış yelpazelerine zenginlikler katılmakta. En önemlisi de kendilerine güvenmeyi ve bir şeyleri başarabilme

güzelliğini öğrenmekteler. Babaları ile kaliteli vakit geçiren çocukların daha sosyal oldukları, daha kolay arkadaş edindikleri, kendilerine daha çok güvendikleri, sorumlulukları daha kolay üstlendikleri, yapılan araştırmalarda tespit edilmiş. Babanın varlığı, bir yuvada, çocuklar için büyük bir güven ve emniyet sebebidir.

        Babam sağ iken, kapımız açık bile yatsak, aklımıza hiçbir korku gelmezdi. Ne zaman ki babamızı

Kaybettik: ‘sokak kapısı kilitli mi?’ diye birkaç kez bakmaya giderdim. Sonradan öğrendim ki, aynı şeyi ablam da yaparmış. Hayret! Babamız varken hiç düşünmemişiz bile. Halbuki benim babam o kadar da iri yarı bir adam da değildi. Demek ki bize dağ gibi büyük, bir o kadar da güçlü geliyordu. Çocuklar boşuna babaları ile övünüp; ‘Benim babam senin babandan daha güçlü’ demiyorlar birbirlerine. Çünkü gerçekten öyle olduğuna inanıyorlar ve bu durum da onların, dünyaya daha güvenli ve emniyet içinde bakmalarına sebep oluyor. Sabahtan akşama kadar annemle birlikte olurduk. Babamızın gelme saati hepimiz kapının önünde onu beklerdik. Motoru ile sokağın başında gözükünce koşarak onu karşılardık. İnanın o merasim sabahları da aynı idi. Sevgi ile uğurlardık babamızı. Babamın ayakkabılarını boyamak için sıraya girerdik. Ceketini tutmak için de, çıkarınca asmak için de… Çünkü benim babam sımsıcak bizi kucağına alırdı ve o bıyıkları yanaklarımıza bata bata bizleri öper, dua ederdi. Babamı sever, saygı ile birlikte korkardık da. O evimizin gizli otoritesi idi. Halbuki bir kere bile bizi dövmemişti.

          Bir defasında kulağımı çekmişti, çok da haklıydı. ‘Bir daha beni sevmez mi?’ diye çok üzülmüştüm. O’nun yüzüne bakardım, bana kızgın mı diye, ben bakınca babam da bana bakıyor mu diye. Hiç bir şey söylemediydi de, o gün benim için ne zor geçtiydi. ‘Babamın sevgisini kaybetmek’ benim için ne büyük kâbusmuş, onu da böylece öğrenmiştim. Sevgisi bitmiş miydi? Yok canım! Çocukların hayal dünyası o kadar büyük ki, mukayese kabul bile etmez. Ortaokula giderken babamın dükkanı benim yolumun üzerinde idi. Okula giderken de okuldan dönüşte de onun yanına uğrar, sımsıcak arkasından kucaklayıverirdim, bazen de gözlerini kapatırdım, o ise her seferinde benim olduğumu bilirdi. Babamın iş yerinin yakın olması ne güzeldi. Aralarda görebiliyordum. Şimdi çocuklar için gerçekten üzülüyorum, şehrin dışında sitelerdeki iş yerlerine koca koca servislerle gidiyor babaları. Akşamın karanlığında yorgun evlerine geliyorlar. Alışveriş ya da okul dönüşü, çocukları babalarını görmeye gidemiyorlar. Ya da anneler, eşlerinin sıcacık öğle yemeklerini çocuklarının eli ile gönderemiyorlar.

          Babam ve annemin birbirlerine nasıl davrandıklarını çok yakından takip ederdim. Annem babama danışırdı, babam da anneme… Güzel istişare ederlerdi. Bazen bizi de o istişareye katarlardı da koca adam olduk zannederdik kendimizi. Annemin ve babamın birbirlerine karşı saygısı ve sevgisi bizleri çok mutlu ederdi. Onlar gülüştü mü biz de gülerdik, sebebini bilmesek de... Ya da kara kara düşünüyorlar mı bizim de tadımız kaçardı. ‘Kim demiş, çocuk küçük bir şey, o, belki de en büyük şey…’

          Babamız bizim için çalışır, para kazanırdı. Her gün, işine bizim için gider, bizim geleceğimize dair umutlarını da kendisi ile birlikte getirir, götürürdü. Bir keresinde Konya’da çok şiddetli bir kar fırtınası oldu. Okullar tatil edildi. Tipiden dört kardeş birbirimizin elini sımsıkı tutarak evimize güçlükle dönmüştük. Annem yarı yolda bizi karşıladıydı. Akşam oldu, tipiden elektrikler kesik, gaz lambasını annem yaktı duvara astı. Şükür evimiz aydınlandı, sobamızda çıtır çıtır yanıyor. Annem yemekleri sobanın üzerine getirip hazırladı, sıcacık. Babamız gelsin oturup yiyeceğiz. Gecenin geç saati oldu babam daha eve gelmedi. Hepimizin gözleri pencerede… Sokak lambaları da yanmıyor ki, geleni gideni görelim. Annem hissettirmiyor ama çok endişeli. Biz de ondan geri kalmayız. Küçük kardeşim başladı: ‘Bizim babamız neden gelmedi?’ diye. Anam! Hepimiz başladık ağlamaya… Annem bize sofra hazırlamak istiyor, yemek kimin umurunda, babamız gelmemiş bizim… Annem amcazadelerimize babamın gelmediğini haber vermeye gitti, biz büyükler de kardeşlerimize bakmakla görevlendirildik. Ne zor avuttuyduk onları. Geceleyin 23.30 da babamız akrabalarımızın da yardımı ile eve geldi. Matbaada yapılması gerekli dizgi varmış, işini bitirince kar ve tipiden motorunu çalıştıramamış, otobüslerde çalışmıyor tipiden, ‘yürüyeyim’ demiş, tipiden onu da başaramamış. Telefonumuz yok ki haber versin, çaresiz dükkanda kalmış. Akrabalarımız, arabaları ile gidip, babacığımı alıp getirmişlerdi bizim için... Babam eve gelince kimimiz boynuna, kimimiz koluna, kimimiz sırtına sımsıkı sarılıp babacığımıza nefes aldırmadıydık. O gün küçük kardeşim, babamın kucağından hiç inmedi, yemeği de onun kucağında yedi. Uyuyana kadar da babamı bırakmadı. Biz de aynı durumdayız ama büyüklüğe toz kondurmuyoruz. Babamız meğer bizim her şeyimizmiş. Evimizin direği, bizim kolumuz kanadımızmış. Anne ve babamız, bizim hayata tutunduğumuz can damarımızmış.

           Haydar Ergülen, 13.5.1999 tarihli Radikal gazetesindeki köşe yazısında bakın babasını nasıl anlatmış; ‘Babam ve ustam’: Ne baba oldum, ne de herhangi bir konuda usta. ‘Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir’ der Ece Ayhan, ben onu da yapamadım. Yıllarca yakından uzaktan sessiz bir hayranlıkla seyrettim babamı ve ustamı. İkisini de birlikte tanıdım. Akşamları elleri yağlı, tulumlu bir adam gelirdi eve, zeytin karası gözleri ışıl ışıl… Arap sabunu ile yıkardı ellerini. O adam hem babam, hem ustamdı… Şimdi Orhan Alkaya’nın: ‘İnsan ilkin usta olur, sonra sonra çırak’ dizesindeki, sezgi ve tecrübeden yoksun olduğumu anlıyorum. Usta olamadık, bari çırak olalım demenin manasızlığını da biliyorum. Fakat tamir gerektiren öyle çok şey var ki evde, dilde, ilişkilerde, işlerde, hayatta, kimse neresinden tutacağını bilmiyor. Yanlış tutunca daha çok kırılıyor, yanlış eyleyince tamiri imkansız oluyor. Babam, çıraklıktan yetişmişti, usta oldu, babalık da ustalık gerektirir. Ondan çok şey öğrendim; öğretmedi, gösterdi, şimdi şimdi anlıyorum asıl çıraklık yaşımın geldiğini…’

           Babalarımız; bizim esas kahramanlarımız, yeri asla doldurulamayan parçalarımız, varlık sebeplerimiz, hayatımızın anlamı, bir tanelerimiz… Adnan Bilgiç ‘in şiiri ile bitirelim yazımızı…

           Coşkumdu,

           Mutluluğumdu,

           Dünde olmayan bugünümde, kalemime düşen gözyaşımdı,

           Benim babam, düşlerimi süsleyen kitaptı!

           Sevgisiyle aç yaşadığım yıllarımın sayfalarıydı...

           Benim babam olsaydı eğer!

           İşte bu adam, benim babam diye nara atacağım adam gibi adamdı...

           Siz,

           Hiç

           Benim babamı tanıdınız mı?

           Tanımadınız mı?

 

 (Diyanet Aylık dergisinde yayınlanmıştır.)

 

 

 

70
0
0
Yorum Yaz