gönül mevsimi

3/1/2010 - Hayat Mektebi

 

Şebnem Dergisinin Ocak 2010 tarihli 59. sayısında yayınlanan yazım

Hayat Mektebi

Fatma Hale Liman


 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : Hayat mektep,ağaçlar

3/12/2009 - Hayalimdeki sen, gerçek sen

 

 

 

Hayalimdeki Sen, Gerçek Sen Fatma Hale Liman

 

Şebnem Dergisi'nin Aralık 2009/ 58. sayısında yayınlanan yazım

 


Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : hayal,gerçek,sen

2/11/2009 - HİSSEDİŞ

Şebnem Dergisi Kasım 2009 57. sayısında yayınlanan yazım
http://www.sebnemdergisi.com/Dergi.php?Islem=Makale&No=d057s010m1



Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : Peygamberimi hissediş

2/10/2009 - Babamın Yetimleri

Şebnem Dergisi Ekim 2009 56. sayısında yayınlanan yazım: "Babamın Yetimleri"
http://www.sebnemdergisi.com/Dergi.php?Islem=Makale&No=d056s003m1
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : yetimler

31/8/2009 - Ramazan'da Bütün Çocuklar Melek Olur

Şebnem dergisi Eylül 2009 55. sayısında yayınlanan yazım: "Ramazan'da Bütün Çocuklar Melek Olur"

http://www.sebnemdergisi.com/Dergi.php?Islem=Makale&No=d055s003m1

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : Ramazan ve Çocuk

6/8/2009 - ŞEM VE PERVANE


Şebnem dergisi Ağustos 2009 54.sayısında yayınlanan yazım: " ŞEM VE PERVANE"

http://www.sebnemdergisi.com/Dergi.php?Islem=Makale&No=d054s034m1
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : ŞEM VE PERVANE

6/8/2009 - Eyüp camii avlusunda


Şebnem dergisi Ağustos 2009 54.sayısında yayınlanan yazım: " EYÜP CAMİİ AVLUSUNDA"

http://www.sebnemdergisi.com/Dergi.php?Islem=Makale&No=d054s009m1
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : düğünler

3/8/2009 - Gençler ve Ebeveynler

Gençler ve Ebeveynler

Bu aralar bana bir hâl oldu. Odamdan çıkmak istemiyorum. Ev sohbetleri sıkıyor, sanki başka bir şeyler arıyorum. Babamın konuşmalarında bile kusur buluyorum. Anneme durup dururken kızabiliyorum. Kardeşlerimle oynamak istemiyorum. Kendimle daha çok baş başa kalmak istiyorum. Farklı tarzlarda kitaplar alıyorum. Bunlar genellikle aşka dâir... Önceleri daha çok mâcera okurdum, şimdilerde ise aşk kitapları okur oldum. Sınıfımdaki karşı cins ilgimi çekiyor. Onlar beni beğensin istiyorum. Bazen sırf onlar beni farklı bulsun, beğensin diye öyle garip yapıyorum ki saçlarımı, sonradan kendi kendime bakıp şaşırıyorum. Bana neler oluyor?!

Kavgacı oldum; kavga ederken dikkat ediyorum da gözümü budaktan sakınmıyorum. Sonumu düşünmeden kavga ediyorum, aklımın başımdan gittiğini, içime aşırı bir cesaret geldiğini hissediyorum.

Vücudumu anlayamıyorum. Ellerim, kollarım daha mı büyüdü nedir? Mutlaka bir sakarlık yapıyorum. Annemin tabakları, bardakları elimden sağ kurtulamıyorlar, halıya takılıp tökezleyebiliyorum. Annem:

“-Vücudun birden büyümeye başladı, o yüzden evladım, denge sistemin zamanla oturacak, üzülme!..” diyor.

Her sakarlığımdan sonra annem, yüzüme bakıp tebessüm ediyor:

“-Allah iyiliğini artırsın. Üzülme, boş ver, canın sağ olsun!..” diyor.

O bana bir şeyler olduğunu biliyor, ya da hissediyor. Kardeşlerim şakalaşmak için üstüme geldikleri zaman benim sıkıldığımı görüp:

“-Abinizi rahat bırakın, sizinle daha sonra ilgilenir.” diyor. “Rahat bırakın!..” diyor, ama odamda tek başıma uzun süre saatler geçirmemem için de çok enteresan buluşlar yapıyor. Meyve hazırlıyor, yanıma getiriyor, oturuyor.

“İkram ve aşırı ilgi istemediğimi, neden kendisini böylesi sıkıntılara soktuğunu bilmediğimi” söylüyorum.

“-Özlüyorum evladım seni, hiç değilse bu vesîle ile olsun yüzünü göreyim, oğlum ne kadar yiğit olmuş, görüp ferahlanayım istiyorum!..” diyor.

Kızamıyorum ki; mutlaka benim en şirret hâlime karşı bulduğu bir yumuşak kelime var. Geçen gün hiç yüzüne bakmadım. Kendimce okuldaki arkadaşlarımla bir problemim vardı. Kapıdan girince bir problem olduğunu anladı. Yine eşsiz buluşları ile bir bardak meyve suyu ve güler yüzü ile odama geldi. Somurttum:

“-Ben de tam ne zaman gelecek, bugün uğrayıp teftiş yapmadı diyordum.” deyiverdim. Kızgın da söyledim. Üzmek için yaptım. Âh neden üzmek için böyle şeyler söylüyorum bilmem ki!

“-Çok rahatsız etmeyeceğim, sadece seni sevdiğimi, her zaman yanında olduğumu söylemek için yanına uğradım, benim yiğit evlâdım, efendi kuzum!.. Haklısın büyükler biraz meraklı olurlar; onun sebebi de galiba çok sevdiğimiz varlıklarımızı, sizleri üzecek herhangi bir şeyin olup olmadığını öğrenip destek olabilmek içindir.” deyiverdi.

Ben çok şanslıyım. Arkadaşlarımla hep âilelerimizi, onların bize nasıl davrandıklarını konuşuruz. Birbirimize akıl veririz. Arkadaşımın annesi, arkadaşıma:

“-Sana bir hâller oldu. Çok kötüleştin, edepsizleştin, incitmek için elinden gelen her şeyi yapıyorsun. Ne anlıyorsun odana çekilmekten, neler yapıyorsun, ne işler karıştırıyorsun odanda!..” diye devamlı incitici cümlelerle onu eleştiriyormuş.

“-Anne-baba mı? Al birini, vur ötekine, bıktık bunların davranışlarından!..” deyiverdi bir diğer arkadaşım.

“-Bıktım onlardan, kendi hayatımızı yaşayacağımız zamanlar da gelecek!.. Özgürlüğüme kavuşup, bana karışan olmadan, «iki de bir nereye?» diye birileri sormadan, hayatımı yaşayacağım zamanlar da gelecek, şimdi sadece katlanıyorum onlara!..” deyiverdi bir diğeri de…

Çok samimi arkadaşımın babası ise:

“-İki de bir diklenme bak, o boynunu koparıveririm!..” diyormuş.

Annesi her sabah saçına sürdüğü jöle ile uğraşıp:

“-Maymuna dönmeden evden çıkmayacaksın anlaşıldı.” diyormuş.

Bizim evde öyle şeyler yok. Annem saçlarıma bakıp tebessüm ediyor.

“-Güzel oldun, benim yakışıklı oğlum, sana bu da yakıştı!” diyor.

Ben çok şanslıyım, bunu biliyorum, ama neden bu kadar isyankârım anlayamıyorum.

Annem, mis gibi yemeğimizi pişirir. Sevgisi ile pişiriyor çünkü, yemek pişirirken hep bizim sıhhatimiz için duâ ediyor. Babam, erkenden eve gelmeye çalışır. Dışarıda zaman geçirmekten değil, bizimle bir arada olmaktan mutlu oluyormuş. Kardeşlerim, “Ağabeycim!..” diye boynuma sarılırlar.

Babam genelde neşelidir, benimle sohbet etmeyi çok sever. Fakat onunla iletişimimde hep bir ölçü mutlaka vardır. Annem her zaman sıcaktır. Ben ondan hiç korkmam, çünkü bitmez tükenmez bir sevgi pınarı olduğunu bilirim.

Annem de, babam da benim için zora düştüğümde her an başvurabileceğim bir sığınaktır, bilirim. Her ikisi de beni müdahale etmeden dinler, gözlerimin içine bakarak konuşurlar.

Annem bizlere her zaman ve her fırsatta yüksek sesle duâ eder. Ne zaman bir bardak su versem, ne zaman sofrayı hazırlamakta yardım etsem, odamdan çıkıp onunla sohbet etsem; ilk yaptığı şey, bana hayır duâ etmektir. Annem, beni duaları ile sâkinleştirir. Her seferinde beni herkesin sahibine, mülkün sahibine emânet eder.

“-Gökten rahmet yağsın, yerden toplayın yavrum!..” der.

“-Allah size su gibi devlet versin!..” der.

Annem, ben bir şey istesem, hemen kardeşlerimin yüzüne bakar, onlar da koşar alır gelirler. Biz birbirine hizmet eden, seven, sayan bir âileyiz. Sofra sohbetlerimiz, çay sohbetlerimiz, günümüzün anlatıldığı, sevinçlerimizin paylaşıldığı, üzüntülerimizin dinlendiği istişâre meclisi gibidir. Babam ince ince sorar; neler yaptığımızı, her şeyin yolunda gidip gitmediğini...

Geçen gün annemi ağlattım. Âşık olduğumu anladı. İlgilendiğim bir kız olduğunu hissetti. Nereden biliyor, anlamıyorum. Nasıl hissediyor, bazen korkuyorum rüyasında mı söylüyorlar nedir? Yanıma geldi:

“-İsmi ne?” dedi.

“-Kimin, sen neden bahsediyorsun?” dedim.

“-Gönlünün içini doldurup da seni ince dertlere düşüren kişinin ismi ne?” dedi. “Benim oğlumun gönlünü dolduran kişi, benim için de önemli!.. Yavrum beğenirsin, seversin bunu kimse sana yasaklayamaz, ama her ne yaparsan yap iffetli olsun, ne sen incin, ne onları incit!.. Aklına hep kız kardeşin gelsin, sen onun ağabeyisin, onu kimsenin incitmesini istemediğin gibi sen de başkalarının kız kardeşlerini incitme!..” dedi.

Nasihatten nefret ederim. Ama nefret etmekle birlikte aklım başıma geliverdi.

“İffetli sevmek!..”

“Sevgi çok kıymetli bir madendir, hoyratça kullanma!..” dedi. Utandım, ismini söylemedim.

Arkadaşımın annesi cep telefonlarını karıştırıp, odasını toplamak bahanesi ile özel hayatına müdahale ediyormuş.

“-Biz, sana harçlığını kızlara harca diye vermedik, ders çalış, bırak bu saçmalıkları, derslerinde başarın düştü, sen ne yapmak istiyorsun, seni tanıyamıyorum. Ayşe’nin oğlu senin gibi mi? Dershanede F1 de imiş. Allâh’ım ne olurdu, benim çocuğum da öyle zeki, aklı başında olsaydı, çok imreniyorum böyle çocuklara!..” deyip arkadaşımın en çok nefret ettiği şeyleri yapıp, eleştirip, kınayıp, başkaları ile mukayese edip, hayal kırıklığını ifade ediyormuş.

Arkadaşım:

“-Her gün annemle arama daha büyük duvar örüyorum. Onu kendi dünyama geçirmemek için her şeyi gizli tutuyorum. Sorularına cevap vermiyorum. Yargılamasından, «ben senin yaşında şöyleydim» demesinden nefret ediyorum.” diyor.

Babası ise tam tersi yüreklendirip:

“-Âferin oğlum sev, gez, toz, al sana istediğin kadar para, biz senin yaşında neler yaptık, şimdi gezmeyeceksin de ne zaman gezeceksin?!” diye gereksiz bir cesâret veriyormuş.

Babasının yaptıklarını çok doğru bulmadım; babalar çocuklarının nefsini galeyâna mı getirmeli? Bir başka arkadaşımsa, babası ile ilgili şunları söyledi:

“-Arkadaşıymışım gibi davranıyor, benim giydiğim pantolonlardan alıp giyinince sinir oluyorum; ben gencim, sen babasın, lütfen belli olsun diyorum içimden!..”

Benim babam, her ikisininkine de benzemediği için çok şükrettim hemen...

Geçen gece dedemler bizde idi. Dedemle babamı bir köşede ince ince konuşurlarken görüverdim. Kulak kabarttım biraz, ayıp, ama fazlaca merak ettim, erkek erkeğe neler konuştuklarını… Babama, bana nasıl davranması gerektiğini anlatıyormuş:

“-Oğlum, torunum ergen oluyor, şimdi öfkeli olur; öfke ondan, sabır senden!.. Taşkın su gibi olur, aman yavrum, önüne bent vurma, sadece o taşkın suya yön ver, kanal aç!.. Önüne bent vurursan, tüm duvarları yıkar, zapt edemezsin. Âşık olacak, önemse, ama fazla üstünde durma. Sakın hor görme sevgisini, çok da dile getirme. Takip et, ama uzaktan, sakın belli edip de kendisini güvensiz hissetmesine sebep olma. Çünkü o «kendini bulma» derdinde, «benlik arayışında», biz seninle ne tecrübeler yaşadık hatırlasana!..

Senin oğlun ergen olan ne ilk genç, ne de son genç olacak!.. Sadece çok hassas bir dönemde, bunu iyi bil. Kırılgan olur, çabuk incinir, taşkındır, sevgisinde coşkundur. Ölçüyü tutturamaz. Sabırlı ol. Aceleci olma. Hepsi zamanla durulacak. O şimdi deneme-yanılma devresinde, rehberlik yap, ama komutlar verip ne yapması gerektiğini söyleme!.. Ona karar verme fırsatı tanı. Adım adım her şeyine karışma. Uzaktan bil, beklemeyi öğren.

Evlât, ben en çok sabrı, sen ergen olduğunda öğrendim. Nerede, ne zaman, hangi kelimelerle sana konuşacağımı; sözlerimi tartarak söylemem gerektiğini; bir fazlasının seni usandıracağını; bir azının ihmale sebep olacağını iyi bildiğim için, ben en çok Rabbime senin ergenlik döneminde duâ ettim.

«Allâh’ım! Her şey sana mâlum, bana meçhul, evladıma nasıl davranmam gerekiyorsa bana ilham et, yardımcı ol!» diye çok yalvardım.

Evlat, ana-baba olmak, Allah ile birlikte olmakla mümkün. Her zaman yüce Rabbimizin yardımına ihtiyacımız var; duâ et. Sakın çok yüklenip aranıza duvar örmesine sebep olma. Çokça serbest bırakıp yanlışa düşmesine izin verme. Altın ölçü, her ana-babanın evladına göre farklıdır. Çocuğunu tanı, yaftalama. Onunla birlikte balığa çık, yürüyüş yap. Hayatını didiklemeden yap bunu. Aranızda güven oluştur, her zaman ve her durumda, sana gelebilmesi için kapılarını sonuna kadar açık tut, bilsin bunu!.. Affedici ol, yavrum. Kusur ondan; af senden… Öfke ondan, sükûnet senden... Evlâtların ergenlik dönemi, onlara güç gösterisi yapılacak dönem değildir. Ergenlik dönemi, ince işçilik dönemidir, sabır ister, bilgi ister, fedakârlık ister; çok, ama çok sevgi ister. Her ne olursa olsun, değil mi ki senin evlâdındır, sevgi, daima onun hakkıdır.”

Âferin dedeme, ne güzel de şeyler söylüyor. Dedem, benimle hep büyük adammışım gibi konuşur. Benden de büyük adam gibi cevaplar bekler.

“-Gel bakalım Ahmet bey, nasılsın bu aralar?!” der.

Ben hep “beyim” onun gözünde. Babaannem çok hoş… Geçen gün, havlu örüyormuş:

“-Ne olacak bu?” diye sordum.

“-Aslan oğlum, senin çeyizin olacak.” dedi.

“-Şaşırdın galiba, kızlar çeyiz getirir, oğlanlar değil!..” dedim.

“-Öyle deme oğlum!..” dedi. “Evlenince evinde bir babaanne hatırası olmasın mı?”

Odama çekilip epey düşündüm:

“Artık büyüyorum, kendime ait bir hayat kuracağım, hazırlıklarım tam mı? Tamam, havlum babaannemden ya diğerleri; okulum, mesleğim, hayatın benden beklentileri... İşim çok zor, büyümek hoşuma gidiyor, erkek oluyorum diye seviniyorum, ya benim yapmam gerekenler… Demek ki ileride kendime ait havlularım, evim-düzenim olacak, bunlar nasıl olacak, neyle olacak, neler yapmalıyım, günler hızla geçiyor, çalışmalıyım. Arkadaşlarıma babaannemin bana ördüğü havluyu söylemedim, asla da söylemem, benimle alay ederler, küçük düşürülürsem okula dahi gitmem, kendimi iyi biliyorum.”

Arkadaşlarım çok önemli benim için... Onlarla zamanımı geçirmek, en çok sevdiğim şey. Onların beni kabul etmesi, aralarından çıkarmaması için elimden ne geliyorsa yapıyorum. Çete kurmaya, diğer sınıfın kızları ile alay etmeye kalktılar. Kardeşim, anneme arkadaşlarımın okulda yaptıklarını anlatıverdi. Kardeşimi neredeyse dövecektim.

“-İspiyoncu!..” diye bağırdım. “Ben sana sorarım!..”

Annem:

“-Neler duyuyorum, duyduklarım doğru mu?” dedi, sessiz kaldım.

Odama çekildim hemen… Akşam babamla aralarında epey konuştular. Beni çekiştiriyorlar dedim, sinir oldum. İkisinin benimle ilgili her şeyi birlikte yapması da moda oldu. Her adımımdan haberleri var ve birlikte istişare ediyorlar. Eskisinden daha çok birbirleri ile konuşuyorlar. Babam mutfağa, annemin yanına gidiyor, onunla konuşuyor. Annem, biz odamıza ders çalışmaya gidince babamla konuşuyor. Ânî çıkışlardan çok, “bekle, sabret, en uygun zamanı kolla!..” taktiği uyguluyorlar. İkisinin böyle birbirine yakın olmaları hoşuma gitmiyor desem yalan söylemiş olurum. Onlar bir arada olduklarında daha heybetli görünüyorlar benim gözümde…

Babam, odamın kapısını çaldı:

“-Eyvah dedim, şimdi vaaz başlayacak.”

Yanıma oturdu, elini omzuma koydu. Mutlaka benimle konuşurken elini omzuma koyar, annem de elimi tutar. Gözlerimin içine bakarak konuşurlar ve benden izin alarak yanıma gelirler. Bunlar benim çok hoşuma gidiyor, bana değer verdiklerini hissediyorum. Babam başladı bir türkü okumaya:

 

yıl 1341 nefsime uydum 

sebep oldu şeytan bir cana kıydım 

katil defterine adımı koydum 

eşkıya dünyaya anam hükümdar olmaz 

 

sen ağlama vâlidem dertlerim çoktur 

çektiğim çilenin hesabı yoktur 

yiğitlik yolunda üstüme yoktur 

eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” 

 

O kadar çok hoşuma gitti ki, ikimiz de güldük.

 “-Mesaj anlaşılmıştır.” dedim.

 “-Ne mesajı?” dedi. “Bu bizim gençlik türkümüzdü, senin de bu türküyü dinleme vaktin gelmiştir diye düşündüm, ne dersin?” dedi.

 “-Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz. İnternete bak bakayım, bu türkünün hikâyesi ne imiş, çay içerken anlatırsın, kardeşlerinle birlikte seni dinleriz.” dedi.  

Nasihate gerek yok, türkü, hikâye bana yetti. Arkadaş kurbanı olmamak lâzım… Şimdilerde en çok üzerinde durduğum konu bu; ergenler, arkadaş kurbanı olurmuş ya, Allah korusun.

 “-Allâh’ım! Ben sadece senin kurbanın olmak istiyorum, arkadaşlarımın kurbanı değil.” diye duâ ettim.

 Dedem haklı, bu dönem ergenlik dönemi… Ben de çok duâ etmeliyim.

 (Şebnem dergisi 53. sayı Temmuz 2009)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : gençler ve ebeveynler

6/6/2009 - BİR MAHALLE SERENCAMI

BİR MAHALLE SERENCAMI

            İlkokulumuz Köprübaşı karakolunun çok yakınında Mahmut Şevket Paşa İlkokulu idi. Sabahçı, öğlenci iki devre olduğu için mahallemiz çocuklarının yarısı öğlenci, yarısı sabahçı idi. Genelde bizim sülalenin tüm çocukları aynı devrede idik. İçimizde on yaşında olan da vardı; yedi yaşında olanda. Son sınıfta olanda vardı; birinci sınıfta olanda… Askeri tabur gibi giderdik okula. Önden büyüklerimiz, arkalarından biz. Okul yolu yarım saatlik uzaklıkta idi. Biz, yaz, kış yürüyerek gider gelirdik. Her sene içimizden bazıları okuldan mezun olur, her sene aramıza yeni katılanlar olurdu. Okula giden öğrenci sayımız genelde aynı kalırdı. Eksilenler, eklenenler birbirine denkti. Ağabeylerimizin ablalarımızın kardeşi olan bizler, onlar mezun olunca aramıza yeni katılan küçüklerin abisi ablası olurduk. Küçükler bizden sorulurdu.

            Üç ayların başlangıcı olan Recep ayının ilk perşembesinde tüm mahalleli kuruyemiş alır onlara ‘şivlilik’ denir; bizlerde tüm sülale ve mahalle çocukları olarak birlikte ‘şivlilik’ toplamaya çıkardık. Regaip kandilinden üç gece önce başlayan fener alaylarına akşam karanlığında birlikte çıkardık. İki ağaç arasına çekilen ipe takılan rengarenk fenerlerimiz düğün evi gibi yapardı sokağımızı. Biz lastik yakmazdık, lastik yakmayı sevmezdik. Ancak koşmaca, saklambaç vb oyunlar oynardık. Hurra! Aşağı mahallenin çocukları, üst mahallenin çocuklarını kovalar sonra biz onları…

            İlkokuldan çıkan kızlar, oğlanlar bir sene Kur’an kursuna giderlerdi. Ertesi sene okumak isteyenler oğlanlar okur, okumak istemeyenler sanayide iyi bir ustanın yanında işe koyulurdu. Yıllar sonra yaşıtlarımızdan ne kaliteli zanaatkarlar çıkmıştı. Kimisi matbaacı, kimisi ayakkabıcı, kimisi terzi, kimisi tornacı, kimisi bisiklet tamircisi oldular. Hepsi de anlının teri ile helal para kazanan insanlar oldular. Kızlar ise, dikiş, nakış kursları derken bol bol çeyiz yaparlardı. Bizim çocukluk dönemimizde kızlardan okuyan pek fazla olmazdı. Hep de babaannelerimiz dedelerimiz yüzünden böyle olurdu. Çünkü her aile, geniş aile idi ve babaanneler dedeler evin reisi idiler. Onların sözü geçerdi. Onlar da pek kızların okumasını istemezlerdi.

           Yaz günlerinde mahallenin kızları birbirimize ev oturmasına gider, ördüğümüz dantellerden kulaç kurardık. Kaneviçe modellerini beraber çıkarırdık. Ne seccadeler işler, ne örgü işleri yapardık. Ramazanlarda tutulan oruçlar, gidilen teravih namazları tüm mahallelinin ortak yaptığı işlerdendi. İstediğimiz komşunun evine davet beklemeden iftara giderdik. Akşam namazını evinde kılan camiye koşarak gider, en önde yer tutardık. O namaz eteklerimizi, namaz eşarplarımızı hiç unutmam. Bir arada camiye seccade götürme hastalığına yakalanmıştık. Hem mahalleden, hem okuldan arkadaşımız olan bazı erkek çocukları namazda gamet getirirlerdi. İmamın yardımcısı olurlardı. Namaz çıkışı sanki ülke fethetmiş eda ile sokakta yürürlerdi. Öğle, ikindi, akşam ezanlarını camii imamımız onlara okuturdu tatillerde… Biz de minareye kim çıkmışsa sesinden tanırdık. Minareye çıkıp ezan okuyan bizim saygımızı hak ederdi.

            Sadece biz çocuklar, birlikte hareket etmezdik, mahallede annelerimiz de birçok işlerini birlikte hallederlerdi. Birlikte pekmezler kaynatılır, birlikte turşular kurulur, birlikte reçeller yapılır, birlikte Ramazanlık erişteler kesilir, birlikte kışlık kurutmalıklar yapılırdı. Babalarımız da birbirlerini çok iyi tanırlardı. Mahallede birbirini tanımayan hiç kimse olmazdı. Mahalle komşularımızdan yeni bir yere taşınan olsun onunla da irtibat kesilmez, yeni taşındıkları yere ‘güle güle otur’a gidilir, dostluk bağları hiç koparılmazdı. Mahallemize yeni taşınan olsun, onunla da hemen tanışılırdı. Çocuklar için zaten tanışma problemi diye bir sorun olmazdı. Bizler gerçekten kaprisleri olmayan, annelerimizin tabiri ile ‘kırk kıranla’ barışık çocuklardık.  

            Mahallemizde bir kişi evlenecek olsun; evlenecek kişi kız ise tüm mahalleli kız evi olurduk; evlenecek kişi erkek ise tüm mahalleli oğlan evi olurduk. Hele bir keresinde mahallemizin bir alt sokağında oturan kız, bir üst sokağında oturan oğlana verilince; tüm mahalleli ‘oğlan bizim, kız bizim’ formatına girmiştik. O düğünü hayatım boyunca unutmam.

            Kızı tanıyoruz, oğlanı tanıyoruz. Biz çocuklar ne muzırdık, oğlanı ya da kızı görmeye duralım onları utandırırdık: ‘geçen gün kimin şerbeti içilmiş’ sanki bilmiyormuş gibi birbirimize bakar sorardık. Sözlüler, hiç seslerini çıkarmazlar: ‘sizi gidi terbiyesizler’  demezler, delikanlıların yüzleri kıpkırmızı olur çabucak yanımızdan uzaklaşırlardı. Bu kadar da çocukluk yapalım artık. Adı üstünde çocuğuz. Ama her şey bir edep dairesinde idi. İfrat ya da tefrit yok, her şey dozunda…

            Konya’nın düğün adetleri çoktur, her şeyin merasimi vardır. Oğlan evinden sandık gidecek, kız evi dürü götürecek, kız evinde yorgan kaplaması yapılacak, kız evine kurbanlık koyun götürülecek, oğlan evine çetnevir gidecek, kız evi çeyiz serecek, oğlan evine çeyiz çakılacak, kız ve oğlanın nikahına gidilecek, düğünden bir önceki gece kız evine kına yakmak için gidilecek, oğlan evinde damat, arkadaşları ile çetnevir yiyecek, nihayet iyi bir aşçı bulunup aşçı takımı yapılıp tüm konu komşuya ziyafet verilecek en son ise oğlan evinden çıkan arabalar kornalar eşliğinde gelin almaya gidilecek, gelin getirilecek. Biz de adet, kayınpeder getirir gelini, damat oğlan evinin kapısında bekler, derken gelin oğlan evine girer; sen sağ ben selamet…

            İlkbaharın başı idi iyi hatırlıyorum, alt sokaktan tanınmış eşraftan bir ailenin kızını, yine üst sokaktan yine iyi bir ailenin oğluna istemişler, söz kesilmiş. İyi bir aile demekten kastım; Allah’tan korkan, helal kazanıp helal yiyen, saygılı ve sevilen aileler olmaları… Tüm mahalleli sevinmiştik. ‘Münasip olmuş kız oğlana, oğlan kıza yakışır’ diyordu herkes. Bir Pazar ailemizin büyüklerini şerbet içmeye davet ettiler. Sıcak şerbet, içilecek ve kızın oğlana verildiği tüm mahallelinin huzurunda ilan edilecek. Büyükler gitmişlerdi, şerbet içmeye. Annemle babam gitmişler biz babaannemle kalmıştık.      

             Yaz gelmiş, okullar tatil olmuştu. Kurban bayramından sonra düğün yapılacaktı. Düğün bizim düğünümüz boş durulmaz. Hayran olurum o günlerin saf, temiz, komşuluklarına, akrabalıklarına… Yakın akrabalardan konu komşu, kız evine daha yakın olan kız evine, oğlan evine daha yakın olan oğlan evine sorar: ‘üzerimize düşen yapılacak bir şey var mı?’ Diye. Genellikle kızın çeyizinden eksik olanlar genç kızların arasında paylaşılır. Dikilecek, sarılacak (şimdi piko deniliyor annem, güzelim dantelleri tek tek eli ile sarardı, piko makineleri falan yok daha) Danteller annelerimizin; işlenecek, örülecek işler bizim vazifemiz olurdu. Pek çok mahallemiz kızının çeyizinde bize ait bir hatıra mutlaka vardır. Aramızda o kadar teklifsizdik ki kızın annesi çekinmeden bize gelir anneme, kızının dikilecek, aplike edilecek işlerini getirir annemden yapmasını isterlerdi. Konya tabiri ile gelin kıza yapılan bu el işi yardımına ‘ümmeci’ denilirdi. Karşılığı sizin kızınız da verildiği zaman yapılacak demekti. Ramazan ayı da o sene, senenin en uzun günlerine denk gelmişti. Neredeyse on dört saat oruç tutuyoruz. Biz, küçücük özümüzle oruç tutacağız diye uğraşırken, bir yandan da el işi yapardık. Ama bu o kadar uzun süremez; zira açlık başımıza vurmuş elimizi oynatacak mecalimiz yok. Akşam olup da iftar açılıp teraviden geldik mi ver elini kız evi… Sahura kadar kızlar çeyize yardım eder. Sahurda yemek yenir, sabah namazından sonra herkes evine dağılır.

            Annelerimiz ve biz genç hanımlar el işleri ile uğraşa duralım babalarımız da oğlan evinin bir ihtiyacı var ise onu yapacak ki bir ihtiyaç karşılansın. Babam genelde matbaacı olduğu için düğün davetiyelerini basardı. Kimisi mutfak eşyası, kimisi halı, kimisi Konya usulü on iki yastık vb. neye gücü yeterse. Bizimkiler hep: ‘evlenen ile ev kurana Allah yardım eder’ derlerdi ki; çok doğru nasıl yardım etmesin tüm mahalle seferber olmuş, tüm mahalle büyük bir aile olmuş…

            Gelin kıza kayınvalidesi öyle güzel bir sandık beğenmiş ki annelerimiz arasında epey konuşulmuş idi. Üzeri ahşap işlemeli. Her genç kıza oğlan evi mutlaka bir sandık alırdı. Kızın en nadide çeyizleri o sandıkla oğlan evine getirilirdi. O sandık kızın en özel ve güzel eşyalarının saklama yeri olurdu. Daha çok anneannelerimizin, babaannelerimizin yani büyük hanımların katıldığı kız evine sandık götürme işi pek özen isterdi. Buna da babannem davet edilmişti. Her şey sırayla, herkesin gideceği bir yer var mutlak, daha bize de sıra gelecek. Arkasından kız evi oğlan evine dürü götürdü ki; annem kız evinin babaannem oğlan evinin davetlisi. Hep düşünürüm düğün yapılır birçok merasim olurdu da hiç birinde erkekler bulunmazdı. Hep kadınlar getirir, kadınlar götürür, düğünün tüm safasını kadınlar sürerdi. Ben bu noktada kadınların, çok önemli bir kültür elçisi, yeni nesillere kültür aktarıcısı olduğuna inanırım. Babalarımız kazanır, annelerimiz o paraların nerelere harcanacağına pek güzel karar verirlerdi. Aralarında konuşurlardı bazı akşamlar babamla oturmaya gelen damadın babası ya da kızın babası; ‘Adetmiş kardeşim al al bitiremedik.’ Bunlar gerçekten olmaması gerekenlerdi ama oluyordu. Annelerin evlenecek bir oğlu bir kızı vardı bu gün harcamayacaktı da, kazandıkları parayı ne gün harcayacaklardı.’ Tüm bu münakaşalarında tam içindeyiz hani… Her şeyden de haberimiz var. Kadınlar bir araya gelince konuşur, erkekler bir araya gelince konuşur, çocuklar sessizce hepsini duyar.

            Kurban bayramından sonra düğün olacağı için gelin kıza kurbanlık koyun gidecek. Allah! Bize iş çıktı. Kurbanın sırtına kına yakılacak, boynuna süsler takılacak, hayvan süslenecek. Kurbanlık koyunun süslenmesini seyretmek o kadar çok hoşuma giderdi ki; ‘yavrum benim hiçbir şeyden haberi yok gelin kız gibi süslenir.’ Bayramlık hediyelerle birlikte koyun götürüyoruz bu kez biz çocuklar da varız. İsterlerse götürmesinler, biz koyun ile birlikte yürüyeceğiz. Sıra sıra koyunla yürüyoruz. Allahım harika bir tablo; çok büyük bir iş yapıyoruz ya çok ciddiyiz.  Koyun hanımla yan yana…

            Kız evine çeyizler asıldığı zaman çeyizleri seyretmeye gitmeyi çok sevmiştim. Yazmalar, iğne oyaları, danteller, kırlentler vb her şey bir sanat harikası. Gerçekten kadınlar bu dünyanın zarafetini, letafetini sağlıyor. Katlanılırlığını artırıyorlar. Kız evinde yorgan kaplaması olurdu. Kayınvalidenin getirdiği yorganlar merasimle kızın arkadaşları tarafından kaplanır; sonunda da kuruyemişler, maniler, türkülerle eğlenilirdi.

            Çeyiz çakılma diye bir adet vardı ki; işte bu adetin gerçekleşme zamanı geldiğinde düğüne birkaç gün kalmış demekti. Çeyiz çakmak kızın çeyizlerini oğlan evine en zarif, en gösterişli şekilde yerleştirilmesi için bu hususta bilgili hanımların yaptıkları ev süsleme tekniğine denir. Bizim annelerimiz çok öncelerden ev dekoratörü, iç mimar olmuşlardı bile.

            Gelin kızın arkadaşları eğlenir de damadın arkadaşları eğlenemez mi? Eğlenirler efendim kız evinin damada götürdükleri çetnevir denilen envai çeşit kuru yemiş, şeker, lokum vb. çerezlerden oluşan siniler bir gece tertip edilerek damat ve arkadaşlarının afiyetine sunulurdu. Babalar katılmaz delikanlılar kendi aralarında eğlenirlerdi. Öyle oyunlar oynarlarmış ki aralarında, el kızartmaca, kabak nerde, soru sorarlar bilemeyince güreşmece… Ben şu anda hatırlayamıyorum ama öylesine güzel bir kültür ki ne disko, ne içki ne bir sürü saçmalık olmaksızın bir arada gerçekten eğlenebilen, stres atabilen gençler. Eskiler öyle güzel adetler bulmuşlar ki; öyle güzel eğlenme teknikleri bulmuşlar ki hem eğlenmiş, hem de Allah’ın rızasından uzak durmamışlar. Delikanlıları helaller noktasında da bir arada güzel vakitler geçirtecek buluşlar yapmışlar. Ama oynadıkları oyunlar hep vurmalı, güreşmeli… Ne kadar çok farklılar kızlardan diye ben hayret ederdim. El kızartmaca biz hiç oynamazdık mesela. Allah herkesin fıtratına göre zevkler vermiş, iyi ki de öyle etmiş.

            Kına, başlı başına bir eğlence idi zaten. Bazı kadınlar ağızlarını yüzlerini kara boya ile boyalar oyun çıkarırlardı. Kimisi saçlarına un döker kaynana olurdu. Şimdi yine eskiye dönüp düşünürüm; bizim kadınlarımızın içinden ne tiyatrocular gelmiş geçmiş. Ne eğlendirilerdi ama bizleri… Biz çocuklar onları hayran hayran seyrederdik. Ne güzel türküler ne güzel maniler söylerlerdi. Konya adeti pilav yemeği ile düğün seramonisi biterdi. Tüm mahalleli pirinç ayıklamaya gelirdi. Düğün davetinde mahallenin tüm gençleri misafir sofralarına hizmet eder, çocuklar isteyenlere su ikram eder, hanımlar bulaşık yıkamak, tabaklara yemek servisi yapmakla uğraşır, seferberlik gelinin getirilmesi ile biterdi. Öyle güzel adetler gördüm ki o düğünde. Pilav kazanının kapağı mahalle imamının duası ile açılmıştı. Damadın elbisesi imamın duası ile giydirilmişti. Gelin kız evinden imamın duası ile alınıp oğlan evine imamın duası ile girdirilmişti. Dualarla, eğlencelerle, yemek davetleri ile hediyeleşmek ile yoğurulmuş bir mahalle serencamını ben hayatımda ilk kez bu kadar canlı ve birebir yaşadım. Benim çocuklarıma anlatacağım çok güzel hatıralarım var, onların da çocuklarına anlatacakları hatıraları olacak mı acaba?...

(Diyanet aylık dergisinde  yayınlanmıştır.)

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : MAHALLEMİZ

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Allahım! Perîşan kalbime hayat, karışmış aklıma istikâmet ver…

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss

Kategoriler

Etiket Bulutu

sema alem muhabbet Mevlana Şems etme Dünya adam olmak el Cebbar kader gönül gül ölüm yok aşıklar Hayat mektep ağaçlar hep kahır cem karaca bağlanmayacaksın can yücel

Arkadaşlarım

abdullaheren
vaktivisal
Blogcu Yardım
ayvenur ...
dilsizmutercim
suudiden
chamdali
mutluhayat
safakkk
gonulargumanlarim
xeo
Dr. Ahmet Emin Seyhan
canesma
sevimsaplar
kaderle
yasar ceylan
hayyalelfelah
mimney
esmalale
uyanangenclik
debuokyanus
mezarbek
huzursokagisohbet
MÜREKKEP LEKESİ
gercekyolislam
kurantevhidsunnet
tanrimisafirlerim
sewqican
salim ...
YEMEK SEFASI
melihhami
carpe
CAN RECEP ASLAN
maneviiklim
ebu derda
mervevural
gulaysenur
sedda