31/12/2009 - Ay Terapisi

İl müftülüğünde fetva nöbetim bitmiş, Çemberlitaş ‘ta bir güzel tranvayıma biniyorum. Tramvay akşamın bu saatinde kalabalık. Ayaktayım, tutunmaya çalışıyorum…
Sorulardan aklım biraz karışık, dalgınım.
Yaptığımız telefon görüşmelerinden aklımda kalan spot cümleler var: Farklı farklı kişilerin sözleri:
_ O benim dostum değil kocam, kocam benim dostum olamaz.
_ İsteklerinize karşılık alamıyorsanız, bu deveyi de gütmek zorundaysanız, kendinize her gün mutluluk satın almak zorundasınız. Ben de öyle yapıyordum, para harcayarak kendime dünya dolusu ıvır zıvır alıp mutluluğu satın almaya çalışıyordum.
_ Canınız yana yana artık yanmamaya başlıyor ve artık siz her şeyi göze alabiliyorsunuz. Terk edilmek bile acıtmıyor, çünkü canınızı artık hiçbir şey yakamıyor, hiçbir şey acıtamıyor.
_ Ne olduysa oldu, birden bire eşimin gözünde “vasıfsız” biri konumuna iniverdim. Bizi tüketen neydi?
_ Anladım ki hocam dünyada dost yok… Allah’ın dostluğuna talibim…
_ Dinimiz emrediyor diye üstüne titredim; bana sadece: “beni çok sıkıyorsun, lütfen benden başka bir meşgale bul, beni boğuyorsun” dedi…
Telefonun bir diğer ucundakiler hem anlatıyor, hem ağlıyorlar…
Dedim ya! Kafam çok dolu, tek tek düşünmeye kendimce çıkarımlar yapmaya çalışıyorum. Bir yerlerde bir hata var ama ne? Hata nerde Allahım?
Ne zamandır artık genelleme yapmaktan da uzağım. Çünkü insanlığın genellemesi yapılamaz. Zira hangi nefis mertebesinde bulunan insan için yapacaksınız. Hapishane kimine medrese olur, kimine intikama ant içme merkezi… Aynı derde kimi isyan eder, kimi şükreder.
Nefsin hangi mertebesine göre genelleme yapacaksınız. Emmare mertebesine göre yapılan insanlık değerlendirmesi ve genellemesi Nefsi levvame mertebesindeki kula uymaz. Nefsi mülhimedeki insanlık için yapılan insanlık genellemesi nefsi merziyye mertebesindeki kullara uymaz. O zaman hayatta hiçbir şey genellenemez. “Kadınlar şeytandır” diyen bunu nefsi emmare mertebesinde kalmış hanımlar için söyleyebilir. Ama nefsi mülhimedeki hanımlara yazık olur. “Kadınlar melektir” deseniz bu nefsi safiye mertebesinde olan hanımlara uyar da emaredekiler için mümkün bile olamaz. Mükemmele göre mi düşünelim, sıradan olana göre mi? Bunları da düşünüyorum. Aileler değil önemli olan, olaylar değil önemli olan kişilerin hangi nefis basamağından olayları seyrettikleri önemli…
Karamsarlık ruhumu sıkmaya başladı. Nihayetinde herkesin sahibi Allah… Kullarını bizden daha iyi bilir ve gerekene gerektiği gibi davranır, zerrece de adaletsizlik yapmaz…
Tranvay Sirkeci’ye gelince yer buldum oturdum. Hem de en öne, hem de sağ taraf pencere kenarına… Hiçbir yolcuyu seyretmek zorunda kalmadan, küçük penceremden Üsküdar’ı Sarayburnunu seyredebiliyorum. Martılar yine harika… O da ne? Gökyüzü harika bir seyirgah olmuş. Ay kocaman, dolunaya çok az kalmış, haleli hali ile beni seyretmiyor mu?
Allah! Tamamdır. Tüm sevdiklerim bir araya toplandı, bana da hayran olmak kaldı.
Hangi bina girmeye çalışsa da aramıza gözümün önünden “ay” hiç ayrılmıyor. Mustafa Ulusoy’un “Ay Terapisi” isimli kitabı geliyor aklıma ve terapi niyetine seyrediyorum “ay” ı… Gerçekten rahatlatıyor. Ay terapisinden nasibini alsın diye yakın zamana kadar dostlarımı da arar haber verirdim: “Allah aşkına bir bakın gökyüzüne ay bugün bir harika…”
Kendisine yemin ettiği “Vel Kamer” i bizim seyirgahımız eden Rabbime şükür niyetine… Onlar da şükretsin diye… Kendisine yemin edilen mutlaka mübarek ki ondan bereketini, nasibini dostlarım alsın diye…
Yürüyorum, Kabataş’tan Beşiktaşa… Ay da benimle birlikte. Küçükken ayın sadece beni takip ettiğini zannederdim. Önceleri yürüyorum, bakıyorum o da yürüyor; duruyorum aaa! O da durmuş. Epey bir korktu idim, altı yaşlarında iken… Sonradan ablamı da takip ettiğini öğrenince korkum gitmişti. Belli ki bu herkesi takip ediyor. Ama herkes sadece kendisini takip ederken “ay”ı seyrediyor. Allahım! Bu ne özel bir duygu! İnsanın kendisini özel hissetmesi için öylesine güzel şeyler var ki…
“Allahım!” Sana hayran olmamak mümkün mü, yine harikasın…” Beşiktaş Akaretlere gelir gelmez serçeler bir grup oluşturmuş, Sinanpaşa camii ile, Barbaros Hayrettin Paşa türbesinin arasında toplu gösteri yapıyorlar. Minareye gelince ikiye ayrılıyor, sonra tekrar birleşiyorlar. Gençlerin “kaykay” larına bindikleri bir alan var oraya oturup serçeciklerimi seyrediyorum. Bu nasıl bir grup duygusudur ve yanılmadan aynı şeyleri hissederek aynı hareketleri yapma başarısıdır. Bunlar bu gösterinin provasını nerede yaptılar acaba?
Vakit geç olmuş, gösteri yeter. “Ay” haleli eve kadar bana refakat etti. Çok centilmendir canım benim!
“Dertler, sıkıntılar büyük olabilir ama hiç biri benim Mevlam kadar büyük değil. Öyle değil mi “ay” ?” Bak hele bana kocaman bir “EVET” diyor…
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : ay,terapi
|
9/12/2009 - Mesnevi, sema, cana şifa, ruha gıdadır
Mesnevi, sema, cana şifa, ruha gıdadır
Mevlana’yı anma etkinlikleri başladı.7.12.2009 tarihi ile birlikte Konya’da Mevlana’yı anma haftası sebebi ile ilk sema gösterisi yapıldı. “www.semazennet.com” da sema gösterilerinin banttan yayınları mevcut. Kon tv. den ise canlı yayın ile Sema gösterilerini, Mevlevi ayinini seyretmek mümkün. 7.12.2009 tarihli Mevlevi ayini, sema gösterisi harika idi. Ney sesi eşliğinde semazenler, ışığın etrafında uçuşan pervaneler gibi idiler. Mest oldum, hayran oldum, yine taştım, yine coştum…
Geçen yıl Şeb-i Aruz töreninde canlı yayında sema gösterisi esnasında Tuğrul İnançer (kendisine büyük muhabbet besliyorum, Allah selamet versin.) Sema’ya dair tüm sembolleri çok güzel anlatılmıştı. Sikke: mezar; tennure: kefen, hırka: kabir; semahane kainattır. Dervişlerin yürüyüşleri seyr-i sulukları; kudümün ilk vuruşu “ol” emri; ney: insanı kamil; Mevlevi dervişlerin semahanedeki üç tur yürüyüşleri yakin mertebeleri olup: ilme’l- yakin, ayne’l yakin Hakka’l yakin; dört selam: şeriat, tarikat, hakikat, mağfiret mertebelerine işarettir. Neyin üflenmesi surun üfürülmesi olup, dervişler şaşırmadan şeyhlerinin peşinde kurtuluş yolunu bulurlar. Tecelli rengi kırmızı olduğu için sema ayinlerini seyredersek hep kırmızı renk ile salonun aydınlatıldığı görülür. Tabiî ki Allah’u teala’nın esmasının, fiillerinin tecellisi…
Bu yıl da aynı oldu, tüm bu sembolleri en ince teferruatına kadar anlattılar, sema esnasında. Sema öncesi konuşmalar da: Mevlana’nın “hoş görüsü, gel yine gel” sözleri yinelenip durdu… Aşk’ın büyüklüğü, Mevlana’da “aşk” olgusu, Şems’in Mevlana’nın içindeki cevheri çıkaran derviş olduğu, Mevlana’nın eserleri; Mesnevisi, Fi hi ma fih’i, Divanı tek tek anlatıldı
O an aklıma gelenler şunlar oldu; Mevlana’yı yaşadığı çağın siyasal, sosyolojik, psikolojik boyutlarını anlamadan anlamak mümkün değil... Neden hicret etmek zorunda kalmışlardı. Horasan’da başlayıp Konya’da biten yolculuklarının esrarı neydi?
Dönem Moğol işgallerinin, baskılarının had safhada olduğu, Anadolu Selçuklularının yıkılma, Anadolu beyliklerinin oluşma dönemidir. 13. yy. Anadolu için çok önemlidir. Hatta İslam dünyası için çok önemlidir. Bu kadar baskı, işgal, göz yaşının içinde Tasavvuf’un sadece tespih çekmek olmayıp varlık mertebeleri, Allah’ın esmasının, sıfatlarının, fiilerinin anlatımı ile Tasavvuf felsefesi’nin İbn-i Arabi ile birlikte oluşturulduğu dönemdir. Aynı dönem mutasavvıflarıdır Mevlana, Yunus Emre, Sadreddin Konevi, Hacı Bektaş daha niceleri… Bu kadar büyük yıkımın içinde, zahiri dünya yıkılıp, yok olurken, batini dünyanın, ruhun inşası vardır, bu dönemde…
Tekke, medrese kavgaları ikinci olarak incelenmesi gerekli konulardandır. Zahir ile batının kavgası, şeriat adına dervişlere vurulan yaftalar İslam aleminde bir çıbandır. Aşk şehidi çoktur, Hallac-ı Mansur gibi… Osmanlı da yıllarca tekkeler ile medreselerin kavgası sürmüş; bu kavgalar o kadar ileri gitmiştir ki bir dönem, 17. yy.larda özellikle, tekkeler yıkılır, dervişler sürgüne gönderilir. Niyazi Mısri’nin sürgüne gönderilme sebebi de tekke erbabı olmasındandır. Bu gün Çırağan sarayının bulunduğu yer Beşiktaş Mevlevihanesi iken dönemin padişahı tarafından Mevlevihane yıktırılmış ve saray yaptırılmıştır, sırf bu sebepten…
Dönemin Konya’sı Selçuklu başkenti olmakla birlikte, Karatay medresesi, Sırçalı medrese, İplikçi medresesi gibi medreseler de icra edilen, şer’i ilimlerde ve bilimsel çalışmalarla dünyevi ilimlerde ileri seviyelerin yakalandığı dönemdir. Riyazat, tesbihat yapılmaktadır lakin, Hallaç gibi cezbeli dervişlerin kaplarına sığamayıp: “Cüppemin altında Allah var, kendimi tenzih ederim” gibi tamamen Allah aşkı ile kendinden geçme durumu olan cezbe hallerinin, Kelamcılarca, Fıkıhçılarca şeriat kılıcı kuşanılıp; sözüm ona Allah’a şirk koşulmasının önüne geçmek adına, Allah’ı teşbih etme, cisimleştirme küstahlığının cezasız kalmaması adına, boyunların vurulduğu, medrese alimlerinin pek bir teyakkuzda oldukları dönemdir.
Esasında Kuran tek başına şeriatı vaz etmez. Müminin bir de iç dünyası vardır. Evet, zahiri meseleleri şeriat çözer lakin batini meseleler sadece şeraitle halledilebilecek bir durum değildir. Aşık, derviş Yunus’un dediği gibi:
“Şeriat tarikat yoldur varana
Hakikat, mağfiret andan içeru”
“Çıktım erik dalına anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyıp; ko ne yersin kozumu” derken dörtlü marifet basamağı vardır ve şeriat birinci kademedir, kişi kendini mağfirete ulaşana kadar geliştirmek zorundadır.
Konya’da meşhur bir Fıkıh alimi olan, talebeleri tarafından toz kondurulmayan, ilmin zahiri yönüne tamamen vakıf, padişahların teveccühünü kazanmış, itibarı, ilmi saltanatı olan büyük müderris Mevlana, Şems’le tanışır tanışmaz; “her ne var ise alemde aşk imiş, gerisi kıyl-ü kal” imiş dercesine dünyevi ilimlerden elini eteğini çekip, Allah’ı tanımak için önce kendini tanıma yoluna girer, iç keşfine çıkar.“Aşk” ile tanışması, derslerden, talebelerinden, müderris arkadaşlarından uzaklaşması, bir tek Şems ile bir odaya kapanıp, alemler seyretmesi doğrusu halkın da müderrislerin de kolay anlayacağı bir mesele değildir. Mevlana’nın, derviş hırkasını, yokluk gömleğini sırtına geçirip, kulların nazarından, kendisini Hak’kın nazarına çevirmesi en derin sorunların ortaya çıkmasına sebep olur. Mevlana ile Şems’in buluşması, birbirini derin duygularla seven iki dosttan öte, ikiz ruhların birbirini bulması ve birbirleri ile bütünleşmesidir. Şems’in öldürülmesi, Şems’in hasreti ile Mevlana’nın sararıp solması, gönül dilinin çözülmesi, gönlünün taşıp artık kabına sığmaması ile birlikte oluşan bu süreç son derece önemlidir.
Mesnevi insanın varoluşsal serüveninde büyük bir rehberdir. Dünya denilen hapishaneye tıkılıp kalan, eli kolu bağlanan ruhun çığlıklarını, hasretlerini, firaklarını anlatır, rehberlik yapar. Mevlana ruhun anlamını, vicdanın önemini, nefsin, nasıl da hayvandan da aşağı emmare mertebesinde çöreklenip kaldığını, nefsin mertebelerini, gönlün hallerini, aklın cüzi olup, sadece zanla hareket ettiğini, bilme mertebelerinin hepsine vakıf olmadığı hele de çoğunlukla zan ile hareket ettiği için mutlak akılla birleşmeyen aklın, nefsin güdümünde neler de yapabileceğini anlatır. Zira kibir, varlık iddiası akıl ile nefsin birlikteliğinden doğar. İsyan, mazeretler üretme, şikayet etmeler, hep benlik davasını gütme, nefis akıl işbirliğindendir. Gönlün her türlü marazdan temizlenmesi ile ortaya çıkan aşk, gönül aynasını tertemiz yapar. İnsanın neden olayları değerlendirirken objektif olmadığı, neden eşyanın hakikatine vakıf olamadığı, aklı perdeleyen, gönlü perdeleyen durumlar anlatılır.
İnsanların yargılarının, özellikle toplumsal olup, atalar dini dediğimiz, gerçek dinden çok uzak, “el ne der” mantığı ile oluşan, toplumu Allah’ın önüne geçiren yargılarının, olaylara bakışımızı, esasında olayın değil, ona bakan gözün olayı şekillendirdiği anlatılır, Mesnevi de… Kişi sadece gözdür. O gözün arkasında bilinçaltı denen, nakıs görüşleri ortaya çıkaran yargılarımız, kınamalarımız, yanlış şablonlarımız vardır. Toplum tarafından doğru yanlış yüklenilen şablonların, olaylara tamamen dinden öte toplumsal yargılarla, toplumsal şablonlarla yaklaşmanın kişiyi nasıl da ruhsal bunalımlara sürüklediğinin anlatılarıdır Mesnevi... Kişinin gördüğünün ötesinde işin bir de işin iç yüzü olup, eşyanın hakikatine ermenin en büyük nimet odluğu üzerinde durulur.
Başımızın derdi, ön yargılarımız, doğru zannettiğimiz yanlış zanlarımız, bilgi kaynağı olarak kullandığımız birçok şeyin nefsi olduğu, zandan öte bir şey olmadığı anlatılır durulur.
Tranvayda çocukları ile ilgilenmeyen, onların gürültülerini susturmayan adama, yolcuların: “ne sorumsuz adamsın, çocuklarına hiç edep vermemişsin” zanları, yargıları ile oluşan kınama dolu bakışlarının gerçekten çok uzak olan benliklerin ne hale geldiğinin göstergesidir. Bu kınamalar ve eleştiriler karşısında zavallı adamcağızın: “Çocukların annelerini iki saat evvel kaybettikleri ve bu acı ile daha kendisinin baş edemediğini” söylemesi; eşyanın hakikatinin zandan çok daha öte, hak ile bilineceğinin anlatılmasıdır. Kullar yargılar, damgalar, işin iç yüzünü zanla bilemezler. Şemsi öldüren nefislerin taşıdığı zan, onları, nefret noktasına getirmiştir. O zaman insan gerçekten hakikate erişmelidir ki olayları tertemiz, ayın ondördü gibi kavrayabilsin. Bunun da tek çaresi gönül aynasının pırıl pırıl edilmesidir. Ayna nasıl temizlenecek? Mesnevi de bunlar pek güzel anlatılır. Esas bu konulara vakıf olmak, derin bilgi sahibi olmak, en çok da din görevlilerine gereklidir; ki bizim mesleğimiz gönül mesleği olup, din adamı gönül adamıdır. Bilgi adamı değil, akıl adamı değil, gönül adamı… Onlar da olacak lakin yüzdeye vurursak, terazinin kefesi gönülden yana ağır basacak… Nice alimler gelmiş geçmiştir lakin unutulup gitmiştir. Bir kişiyi anlamanın yolu, onun gönlü ki en önemli yeridir; o gönlü kazanmaktan geçer. Bu da gönül adamı olmakla, kalender olmakla, derviş olmakla, bir şeylere sahip olmakla değil, sadece insan olmakla, yani “olmakla” mümkündür.
Sembolik anlatımlar önemlidir, eyvallah bir diyeceğimiz yok, lakin Mevlana sadece: “gel ne olursan ol gel” dememiş; “düne dair her ne varsa dün de kaldı, cancağızım; bu gün yepyeni bir gün yeni şeyler söylemek lazım.” Da demiştir. Her yıl aynı ezberler, bırakılıp artık madenin etrafında gezip durmak yerine, deryanın kenarında dikilip de öylece bakıp durmak yerine, deryaya ayaklarımızı sokmak, yüzmek, madenin içine girmek vaktidir.
(fhl) 
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : Mevlana,mesnevi,sema
|
4/11/2009 - GENÇ ANNENİN BANA VERDİĞİ DERS
GENÇ ANNENİN BANA VERDİĞİ DERS “YALAN DÜNYADA ÖLÜMDEN BAŞKASI YALAN” Geri döndüren gördün mü geçmişi Boşa soldurdun o nazlı gençliği Bir avuç Toprak için yor kendini Dünyada ölümden başkası yalan Yalan başkası yalan Size desem ki: “karaciğer kanseriyim. İki aylık ömrüm kalmış. Beş buçuk aylık bebeğimde aynı şekilde… Benim için her şey bitmiş, bebeğim için karaciğer nakli bekliyoruz” Siz bana bu iki ayı nasıl değerlendirmemi söylersiniz?” Bu gün Fetva nöbetimde birden bire şok edici bu sözler aklımı başımdan aldı. Ne mi derim? Ne söylerim? Kim, kime ne akıl versin? Aklı olan kim ki; aklı karşısındakinin derdine deva etsin? Bu soruları kendime sorarken, telefonun diğer ucunda yirmi sekiz yaşında gencecik annenin hıçkırıkları, hüznü ve sessizliği artırdı. “Çürüyorum hocam! Kanser her yerimi sarmış. Karaciğerim bitmiş. Gözlerimin altı mosmor, rengim sarardı. Avuçlarımın içinin, ayaklarımın çürüdüğünü hissediyorum. Ölüyorum, ölümü bekliyorum. Minicik bebeğim mecalsiz yatıyor, çok halsiz. Annem ikimize birden bakıyor. Biliyor musunuz hocam ben okumanın derdinden, hırsından namazlarımı bile kılamadım, uzun süre. O kadar üzülüyorum ki; on üç yıllık namaz borcum var nasıl kaza edeceğim. Sevdiğim adam benimle evlensin diye yirmi hatim adadım, Rabbime, okumaya bile başlamadım. Tutamadığım oruçlar var, nereden başlayayım, nasıl yapayım? Kaza namazı kılmak istesem, ağrılardan, halsizlikten gücüm yetmiyor. Hem ben nişanlıyken eşimin elinden de tutmuştum, nikahımız olmadığı halde, şimdi onların günahını nasıl ödeyeceğim? Allah beni affeder mi? Hayatım boyunca mükemmeliyetçi oldum, hiçbir şeyi şansa bırakmadım. Doksan alınca sınavdan oturur ağlardım. İşe geç kalmamak için sabah ezanları ile evden çıkar, namazımı kılmadan servise koşardım. Benim gibi ilk önce kendini düşünen Rabbine kulluk etmeyen birini Allah affeder mi?” Anlatıyor, ağlıyor. Yine anlatıyor, yine ağlıyor. “Yalanmış hocam! Dünyada ölümden başkası yalanmış.” Ben Kuran kursuna gittim iki yıl. O kadar hevesli idim ki Kuran okumaya, on bir yaşımda yedi kez Kuran’ı hatmettim. Hafız olacaktım, vazgeçtim, okumaya karar verdim ve İmam Hatip lisesine devam ettim. Liseyi birincilikle bitirdim. Üniversitede istediğim bölümü kazandım. Sabahlara kadar ders çalışırdım. Çok sevdiğim bir delikanlı vardı: “Allahım! O’nu bana yazarsan, yirmi Kuran hatmi adıyorum sana diye adaklar bile yaptım. Evlendik. Eşim dünya tatlısı, cennetlik birisidir. Çok şeyi birlikte paylaştık. Bir arada olduğumuzda zamanın nasıl geçtiğini bilemezdik bile. Çok güzel bir işim oldu. Sabahın erken saatlerinde zamanında yetişmek için işime koştururdum. Çocuk sahibi olmak istedik ve Allah bana onu da lütfetti, hamile kaldım. Hamileliğim esnasında hepatit B virüsü taşıyıcısı olduğumu öğrendik. “Kendime çok dikkat etmemi, bebeğe bulaşmayacağını” söyledi doktorlar. Artık dilimde dualarım: “Allahım! Lütfen bu hastalık bebeğime bulaşmasın. O’nu bana bağışla.” Diye çok dua ettim, hem de çok… Çok araştırma yaptım ve bebeğimi normal doğumla dünyaya getirirsem belki riskli olur diye düşünüp, çabucak dünyaya gelsin ve hastalık onu etkilemesin düşüncesi ile sezeryanla doğum yapmaya karar verdim. Doğumda ne olduysa oldu, bebeğe de bulaştı. Tevekkül etmeyi bilmiyormuşum ben. Araştırıyorum, aklımın en uygun bulduğunu doğru kabul ediyorum. Normal doğumu bebeğime Hepatit B bulaşmasın diye kendim istemedim. Halbuki Allah verirse normal doğumla da verir, sezeryanla da, ben ince hesaplar yaptım… Sezeryan ameliyat vücuttaki virüsleri azdırırmış. Kanser virüsü azdı, sezeryan yaralarım iyileşsin diye içtiğim antibiyotikler karaciğerde birikip toksik etki yapmış, karaciğerimi tüketmiş. Sarılık siroza, siroz birden kansere çevirdi. Yerimden kalkamaz oldum. Dayanılmaz ağrılarım oldu. Bağışıklık sistemim bitmiş, çürüyorum hocam…” Şimdi sadece Rabbimi düşünüyorum. O’nunla aramı düzeltmek istiyorum, lütfen bana yol gösterin. Son durağım O’nun yanı, kimsenin bana hiçbir faydası yok. Allahım! Beni affeder mi? Eminim herkesin vereceği çok güzel cevaplar vardır. Ben sadece Allah seni çok seviyor, sevmekten de bir an bile vazgeçmedi. Nişanlı iken eşinin elini tutmanı sıkıntı etme, Allah o kadar büyüktür ki; O’nun büyüklüğü yanında senin bu hareketin çok basit kalır. Settar ismi ile örter de sen bile bilemezsin. Sen sadece Allah’a dair zannını çok yüksek tut. Allah kulunun zannına göredir. İyileşeceğini düşün, bu zannını yüksek tut. Affedeceğini düşün ( ne günahı vardı ki?) bu zannını da yüksek tut. Kulun Rabbi hakkındaki zannı, Rahman katında Hak olur, tüm zanniyetini kaybeder. O’nun anlattıklarının yanında benim sözlerim basit kaldı. Telefon numaramı mail adresimi verdim, kendisini ziyaret etmek istediğimi söyledim. Genç anne bana çok şeyler öğretti. Hayata dair, hikmete dair dünyadaki yaşantımıza anlam arayışımıza dair alınacak ders varsa şayet; bu ders benim kelimelerim de değil, genç annenin yaşadıklarındadır… Rabbim O’na güç versin, kuvvet versin, her an O’na yardım etsin. Bunları yazdım ki; sizler de dua ediniz. Müminin, mümine ettiği duayı Allah kabul edermiş. Zaman kendine benzetmez herkesi Hesapsız açar baharlar pembeyi Açmadığın dalda sözün geçer mi Dünyada ölümden başkası yalan Yalan başkası yalan Sitem etme haberi yok dağların Ellerini gözlerinle bağladın Faydası yok geç kalınmış figanın Dünyada ölümden başkası yalan Yalan başkası yalan
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : HAYATIN GERÇEĞİ
|
17/6/2009 - CİRMİMİZ KADAR YER YAKARIZ
CİRMİMİZ KADAR YER YAKARIZ Doktor, doğum yaptıracağı kadının çok fakir olup, altı tane daha çocuğu olduğunu öğrenmiştir. Kadın doğum yapar yapmasına da öylesine çirkin bir bebektir ki doğan, hem de bir bacağı diğerinden daha kısadır. Bebek dünyaya gelir gelmez ağlayamadığı için ölümle pençeleşmektedir. Doktor kısa süreli bir düşünce fırtınası geçirir: “Aile çok fakir, bu çocuğa nasıl bakacaklar? Zaten altı çocukları daha var, buna ne ihtiyaçları olsun! Hem bu çocuk büyüse bile nasıl eğitim görecek, hangi para ile? Toplumumuzun başına bir bela daha… Özürlü bir de aman Allahım! Her taraftan problem akıyor. Yarın ilerde bu çocukla alay edecekler ve psikolojik sıkıntılar içinde bir ömür geçirecek. Belki dünyaya gelmesine sebep oldukları için ana babasına düşman bile olacak. Eğer çocuğun ihtiyacı olan oksijeni vermezsek ölür, böylece herkes kurtulmuş olur…" Bu düşünceler içinde iken verdiği Hipokrat yemini aklına gelir. Öyle ya yaşatmak için doktor olunur öldürmek için değil. Hemen küçücük aklını susturup kararını gönlünden yana kullanıp bebeğin ağzına kendi ağzını dayayıp nefes verir minicik cana…. Morarmak üzere olan, can çekişen bebek tiz bir çığlıkla hayata tutunur. Yıllar geçer doktor trafik kazasında çok sevdiği eşini ve bir çocuğunu kaybeder. Kendisi yaralanmıştır. Arka koltukta oturan ikinci kızı çok daha ağır yaralıdır. Beyninde çok büyük bir ödem oluşmuş yoğun bakımda hayat mücadelesi vermektedir. Doktorumuz adına arkadaşları, yapılması ne gerekiyorsa yaparlar ve sahasında en iyi olan, genç bir beyin cerrahı ile görüşüp, kızcağızı ameliyat ettirirler. Genç kız hayati tehlikeyi atlatır, sağlığına kavuşur. Aylar sonra babası ile birlikte genç cerraha teşekkür ziyaretine giderler. Bizim doktor, genç cerrahı görünce epey şaşırır. Çünkü gerçekten çirkin bir adam vardır karşılarında… Teşekkür eder, bolca sohbet ederler. Genç doktor misafirlerini geçirmek için onlarla birlikte kapıya kadar yürüyünce bir ayağının diğerinden daha kısa olduğunu ve aksayarak yürüdüğünü görüverirler. Bizim doktorun şaşkınlığı iki misli artmış olarak, ayaküstü sorar genç meslektaşına; “hangi hastanede dünyaya geldiğini” Genç doktor, doğum tarihi ile birlikte söyler hastanenin adını ve peşinden ekler: “ Annem bana: doktorum olmasa idi sen ölecektin. Eğer o sana nefes vermese idi bu günleri göremezdin evlat” der hep. Onun sözlerinden o kadar çok etkilendim ki ben de doktor olmak için elimden gelen tüm gayreti gösterdim. Beni dünyaya getiren doktora borçluyum bu günlerimi… İnsanları para mı okutur? Çocukların iyi yerlere gelmelerinde anne babaları mı söz sahibidir? Şartlar kötü ise her şey kötü olmak zorunda mıdır? Şartlar çok iyi ise her şey süt liman mıdır? Çocukları üzerinde anne babalarının etkisi yüzde otuz bile değil. Anne ve babalar sadece en güzel değirmeni yapmak için uğraşırlar. Ama o değirmenin suyu olmazsa hiçbir işe yaramaz. Dökme su ile değirmen dönmez. Çobanlık yaparak tıp fakültesini kazanan gençler o kadar çok ki! Ana baba birlikteliği devam eden ailelerin çocuklarının her zaman sorunsuz olduğunu kim söyleyebilir? ÖSS ve SBS esnasında o kadar çok sınava girecek gencimizle konuştum ki anne ve babalarının beklentileri çocukları mahvetmiş. Çocuklarının kararlarına müdahale edip hayatı evlatlarına zindana çeviren, devamlı başkaları ile mukayese eden ebeveynler çocukların cehennemi değil de nedir? Anne ve babası üniversite bitirmiş bir ailede doğmadım. Annem de babam da zengin değildi. Bir de erkenden vefat edivermişti babacığım. Dul yetim maaşı ile hepimiz, üniversite okuyup bir yerlere geldik. Dershane de ne ola ki? Babamın vefatında taziyeye gelenlerin sözleri hiç aklımdan çıkmaz: “Altı çocukla Yadigar nasıl baş edecek, başlarında babaları da yok. Şimdi bu çocuklar nasıl okuyacak, nasıl büyüyecek, bu maaş bunlara nasıl yetecek?” Bizim sahibimiz ne babam, ne de annem… Bizim sahibiz sadece yüce Rabbim. Benim başıma gelecek bir felaketi Allah izin vermezse kim önleyebilir? O gün konuşan hiç kimsenin hesabı tutmadı. Sadece Allah’ın hesabı oldu. Kimse kendisini Allah zannetmesin… Allah’lığa oynamasın… Hayatın kurallarını biz koymuyoruz. Gaibi hiç birimiz bilemiyoruz. Gerek çocuklarımız için gerek eşimiz için ince ince hesaplar yapsak kim takar bizim ince hesabımızı? Aklımızın sınırı nereye kadar? Gaipten haber veren akıl mı var? Üçüncü kez üniversite sınavına girip başarılı olamadığı için depresyona giren iki genç kızımızla konuşmuştum abla anlatıyordu: “ Bizim istediğimiz lise çok farklı idi. Babam mevkisine göre yerlerde okumamızı ve ona yakışan evlatlar olmamızı isterdi hep. Olmadı, hiçbir şey istedikleri gibi olmadı. Önceleri anne ve babama layık bir evlat olmadığımı düşünüp utanıyordum. Ama şimdi aynı şeyleri düşünmüyorum. Kendi istek ve arzuları için hayatımızı mahvettiler.” Biz ayrı insanız, eşimiz ayrı insan, çocuklarımız apayrı… Herkesin kendine göre bir dünyası var. Herkesin kendine göre kabiliyetleri, zevk ve istekleri var… Kimse bize bağımlı değil. Biz de kimseye bağımlı değiliz. Olamayız da… Bağımlı olduğunu söyleyenin tedavi olması gerekir çünkü asla sağlıklı bir durum değildir. Çünkü nihayetinde hepimiz Allah’a bağımlıyız ve O (c.c.) ne derse o oluyor. Hep bedelini ödemek zorunda kaldığımız kocaman kocaman laflar ediyoruz. “Şöyle olacak, böyle olacak, şunu yapacağım bunu edeceğim” bunları biz söylüyoruz, yaptırım gücümüz ne kadar? Ne kadar taktir gücümüz var? Bize göre doğrular vardır. Aklımız belirlemiştir o doğruları… Aynı yukarıda hikayesini anlattığım aklı ile dünyayı kurtaracağını zanneden doktorumuz gibi. Bu hesaplar bizim hesabımız… Tahminler bizim küçük aklımızın tahminleri... “Herkesin bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı vardır, Allah’ın hesabının üstüne hesap yoktur.” İşte bu söz üzerine söylenecek sözümüz varsa; buyurun konuşalım! Aklım ile göğe de çıksam ne fark eder. Bahçe sahipleri ile ilgili bir menkıbe anlatılır Kalem suresinde. Adamcağız çok cömerttir, bahçesindeki ürünler yetişir yetişmez kendisi ve çocukları yemeden fakir fukaraya verir önce… Ölüm haktır ya! Ölüverir bir gecede. Çocukları oturur ince ince düşünürler. “Babaları gibi yapar, fakire fukaraya verirlerse aç kalacaklarını” söyler aklı evvel kardeşin birisi, diğerleri de hemen onaylar. Akıllılar! Aralarında konuşup, kimselere göstermeden nasıl ürünleri toplamaları gerektiğine de karar verirler. Geceleyin, gizlice gidip bahçelerine tüm ürünleri sessiz sedasız toplayıp hiçbir fakire vermeyeceklerdir. Hasat zamanı sözleştikleri üzere, geceleyin bahçelerine giderler. Lakin geldikleri yerin bahçeye benzer bir tarafı yoktur. Geceleyin sıcak bir rüzgar bahçenin ürünlerini yakıvermiştir. Onlara hiçbir şey bırakmamıştır. Canım sebzeler yangından çıkmışa dönmüşlerdir. İnce hesaplar, kılı kırk yarmalar, cüzi irade sahibinin harcı mıdır? Gücü, külli iradesi olan tuzak kursun… Akıl yürütsün… “Şöyle olursa böyle olur” deyip dururuz hep de; nerden biliriz öyle olacağını Allah(c.c.) nın tek olasılığı mı var? Gaybın haberlerini bize kim getirmiş? Gaybin anahtarları biz de mi? Hayat sürprizlerle doludur. Allah (c.c.) sürpriz yapar (ummadığımız yerden imtihan eder) hiçbir şekilde engel olamayız. Cirmimiz kadar yer yakarız; o da ateşimizi söndürmezlerse…
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : CİRMİMİZ
|
5/6/2008 - HASBİ Mİ? HESABİ Mİ?
HASBİ Mİ? HESABİ Mİ? Bizim dostluk ilişkilerimiz genelde hesabi iken yani; ‘hesabımıza uyarsa dostuz, yok hesaplarımızla çakışırsa dostluğumuz buraya kadar’ düşüncesi etrafında cereyan ederken, Elazığ da dostlukların hesapsız olması yani hesabi değil hasbi olması beni hayran etti. Hep menfaatlerimiz doğrultusunda kabul ettiğimiz dostlarımız, bizi yalnız kalmaya mahkum ederken; yalnızlığa diyorum çünkü, bakıyoruz kişinin mevkii makamı iyi, şöhretli ise hemen dost olmaya kalkıyoruz, çevresi genişse yine aynı şekilde: ‘sen benim kadim dostumsun’ diyoruz. Ama onları kaybetmeye görelim, ya da dostum dediklerimiz kaybetmeye görsünler onlardan buz gibi soğuyoruz. O yüzden dostluk nedir bilmeyen, yapayalnız insanlar olup çıkıyoruz. Arıyoruz artık: ‘Ne olur! Beni maaşım için, mevkim için, çevrem için değil de sırf ben olduğum için, Allah rızası için seven insanlar olsa… Onlarla hem bu dünyada hem de ahirette arkadaş olsam’ diyerek… ‘Kişi sevdiği ile beraberdir’ hadisine binaen sadece bu dünyada değil ahirette de onunla beraber olsam diye hasretle bekliyoruz… Esasında pek de güzel biliyoruz, ahiretteki dostlarımız, bu dünyadan götürdüklerimiz… Niyetlerimiz halis olmadığı için belki de, belki de hazır olmadığımız için, layık olmadığımız için belki de, Cenab-ı Hak, bizi dünya ve ahiret dostu olacak kimselerle karşılaştırmıyor, ya da karşılaşıyoruz ama kıymetini bilmiyoruz, onlar da elimizden su misali akıp gidiyorlar. Giden geri gelir mi kim bilir? ‘Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır birbirlerine iyiliği emreder kötülükten nehyederler’ buyuruyor, Cenab-ı Hak… Ama dostluğun ne olduğunu sorsalar ne deriz, o da meçhul… Hasbilik, hesabilik bu aralar benim en çok kafamı taktığım konu. Büyük şehirlere dair kim ne derse desin, büyük şehirler insanları paranoyak, şüpheci, güvensiz; ilişkiler de, yalın, tatsız tuzsuz yapıyor. İnsanı ‘önce can sonra canan’ kıvamında öğütüyor. Hal de böyle olunca canan ortada kalmıyor. Herkes hodgam oluyor, kimse diğergam olmuyor. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın oluyor. Böyle bir ortamda kişi kendi haline göre insanları düşündüğü için, ya da herkesi kendisi gibi bildiği için, başkalarının da, kendisinin onlara güvenemediği gibi kendisine güvenmediklerini iyi biliyor. Samimiyetsiz, riyakar ilişkiler almış başını gidiyor. Neden dost sohbeti zannettiğimiz bir sohbet bizi doyurmuyor. Gözlerin göremediğini gönüller, ruhlar hissedebiliyor da ondan… O yüzden Allah dostları ile sohbetler de, sabahlar geçse, akşamlar olsa, zaman geçmiş mi, hissedilmiyor bile. ‘Cennette müminler yüksek sedirlerde birbirleri ile sohbet ederler’ buyruluyor ya ayet-i kerimede… İnsan düşünmeden edemiyor; hiç sıkılmazlar mı acaba diye? Sıkılmazlar hem de hiç. Kişi sevdiği ile vakit geçirse ve sorsalar: ‘ne kadardır konuşursunuz?’ Cevap: ‘Daha yeni başladık.’ Olur. Geçen zaman fark bile edilmez. Çok sevdiğim birisi ile yapmış olduğum dost sohbetinde şöyle söylemişti: ‘Üç şey insanın hem ruhunu, gönlünü hem de beynini doyurur besler. Birincisi, nitelikli sohbet, ikincisi nitelikli bir kitap okumak, üçüncüsü de nitelikli yerlere yapılan seyahat’ Mevlana’nın ruhunu doyuran nitelikli sohbetti. Hatta öyle sohbet ki dilsiz, dudaksız, hal dili ile yapılan sohbet. Kişi sevdiği ile yan yana dursa isterse hiç konuşmasın, saatlerce konuşmuş gibidir, bunu kim bilmez? Hiç konuşmadan yan yana dursalar sadece birbirlerini hissetseler bile öyle çok şey konuşurlar ki, mekandan ayrıldıklarında esasında birbirlerine çok şey katmışlardır, varlıkları ile sadece… Dostum hesabi ise bana hiçbir şey katamaz. Öğrencilerim sorarlar: ‘Ruhlar aleminde bedenlerimiz yok, konuşmaya, işitmeye dair hiçbir donanımımız yok, biz nasıl işitir, konuşuruz orada diye.’ Hislerimizle. En samimi, en yalın hislerimizle… Bizler kap katı bir madde değiliz, enerji yoğunluğuyuz. Lisana ihtiyacımız yok. Günümüz toplumu, öyle inanıyorum ki hiçbir zamanda konuşmadığından, daha çok konuşuyor. İyi de ne diye birbirimizde tesir bırakamıyoruz? Sesse, gerçek iletişimin sebebi; al sana ses, ne diye tesir yok. El cevap: çünkü samimiyet yok, hal de güzellik yok. Hali güzel olan konuşmadan da istediğini anlatır. Gönlün dili nedir, bilen var mı? Çok konuşuyor, en güzel cümleleri kuruyoruz ama zerre tesir yok. Çünkü o kadar çok hesabiyiz ki, hasbi değil… Öyle de olunca tesir sıfır… İstersen ağzınla kuş tut. Derler ya gönülden gelmeyen söz, bir kulaktan girer diğerinden çıkar, gönülden gelen söz bir kulaktan girer kalpte yer eder. Hal yoksa lisan neylesin? Çok sevdiğim arkadaşlarımdan birisi: ‘Bana gerçek dost kimdir? Diye sorarsanız, ben derim ki: sevinçlerimi paylaşandır. Çünkü kötü duruma düştüğüm zaman herkes acımı paylaşıyor; ne için paylaştığı da şüphe götürür; ibret için mi? Bak ne hallere düştün demek için mi? Seyir için mi? Bunların hepsi mümkün… Paylaşan mutlaka benden daha iyi durumda olduğu için bir gövde gösterisi de söz konusu… Fakat gerçekten büyük bir başarı kazanmışsam, bu sevincimi paylaşanım pek yok gibidir. Paylaşan da yarım ağız paylaşır. Kişiler senin onlardan daha iyi durumda olmanı hazmedemezler.’ Dinleyince insanın inanası gelmiyor, kabule gönül razı olmuyor, ama düşününce doğru, hem de gerçekten doğru diyoruz. Hesabiyiz, hasbi değil. Bu derece hesabiliğin içinde hasbi dostu olan gelsin beri… Benim isteğimi kendi isteğine tercih edecek dostum var diyen gelsin beri… Tebrik edelim mübarekleri…
|
|
Bağlantı
:: Etiketler : DOSTLUK
|
18/5/2008 - SÖYLEYEMEDİKLERİMİZ
SÖYLEYEMEDİKLERİMİZ
Şu an seher vakti; kuş cıvıltıları başladı. Akşam ezanından sonra yuvalarına çekilirler. Benim çocukluğumun geçtiği evimizin çatısında kuş yuvası vardı. Seherde uyanır, sabaha kadar yakınlarda uçarlar, cıvıltıları gelir. Gün daha tam ışımadan yuvalarından ayrılırlar. Akşam ezanı ile de istisnasız yuvalarındadırlar. (Şu anda benim martım ötüyor. İstisnasız bu saatlerde öter. Adetini yerine getiriyor.) Akşamleyinde yuvalarında cıvıl cıvıl bir süre sesleri gelir, ama uzun sürmez, uyurlar. Seherlerde kalkmak için kuşlar gibi olmak lazım.
İmsak yeni bitti. Sabah ezanını bekliyoruz. Uzun süredir beynimi meşgul eden bazı konulara dair sanki prize basılmış gibi zihnim aydınlanmaya başladı. Hep bilinçaltı, özellikle de sevdiğim insanların bilinçaltı beni bu aralar çok meşgul ediyor. Sanki kendininkini çözdün de onların ki kusur kaldı diyebilirim ama demiyorum. Çünkü ben de biliyorum ki söylediklerim değil, söyleyemediklerim daha önemli. Ya da şöyle diyeyim bazı durumlarda söylediğim ile gönlümden geçen hiç birbirine benzemiyorlar. Nefret edip, sevgi göstermek, ya da gerçekten çok fazla ilgilenip hiç umursamıyormuş gibi görünmek, ya da çok sevdiğimiz birinin davranışlarına kızıp durmak. Yani esas olay kızmak değil, ya da umursamamak değil, ya da gerçekten sever gibi görünmek değil. Tüm bu söylediklerimizin bir geri planı var. Bizim gördüklerimiz eğer görebiliyorsak tabi ki buz dağının görünen yüzü; esas buz dağı okyanusun altında. Görünen yüzde iki ise görünmeyen yüzde doksan sekiz… Bu korkunç bir durum…
İnsan bir muamma deniyor ya işte tam da bundan. Çünkü bazen oluyor kişinin kendisi bile bilmiyor davranışının nedenini. Seviyor, sevdiğinden kaçıyor. Seven kaçar mı? Kaçar. Konuşmak istiyor ama onun geldiğini görür görmez yolunu değiştiriyor. Kişi hem konuşmak isteyip hem de yolunu değiştirir mi? Değiştirir. Dedim ya bilinçaltı korkunç derin, karanlık, farklı bir mahzen. Bizce meçhul… Hırçınlaşıyor kişi sebebi şımarıklık mı kızgınlık mı? İkisi de olabilir ama en çok kızgınlık… Peki neden kızgınlık? Ne oldu ki hiç olmayacak kimselere hırçınlaşırız? Tüm bunların görünmeyen bir arka planı var. Geri planda çok büyük korkular da olabilir. Baş edilemeyecek derinlikte sevgiler de olabilir. Her şey mümkün… Ama hangisi? ‘Kişi kendin bilmek kadar irfan olmazmış’ derler ya arifler; işte irfan tam burada… İrfan kişinin, neyi neden yaptığını bilip, duygularının farkında olması… Bilinçaltına vakıf olması… Çözümlenemez bir problem gibi davranmayıp, dünya gözü ile iç alemini seyredebilmesi. Kızgınım ya da öfkeli, ya da mutlu, ya da huzursuz bunların sebeplerini bilmesi.
Keşke kuşlar kadar basit olabilsek. Ne güzel sesleri geliyor dışarıdan. Bizden dört gözle haber bekleyen bir arkadaşımız var. Ama gecikmişiz. Açıklama yapıyoruz kendimizce kırılmasın diye… Acaba söylediği doğru mu yoksa bir başka söyleyemediği mi var. Mutlaka söylediğinde bir doğruluk vardır. Lakin her söylenen cümlenin ardındaki söylenmeyenler var ya işte en önemlisi onlar. Söylediklerin değil, söyleyemediklerin beni ilgilendiriyor. Seni de benim söylediklerimden çok söyleyemediklerim ilgilendirsin. Şimdi bu da nerden çıktı diye soruyorum kendi kendime? Annemden çıktı. Annem durup dururken bir şeye kızar. Ama ben bilirim ki kızdığını söylediği şey değildir, esas kızdığı; daha derinlerde bir sıkıntısı vardır. Evlatlarını özlemiştir, hasret baş edilemeyecek hal alınca ve onları gidip görmesi bazı sebeplerden mümkün gözükmeyince bir sinirlilik hali peydah olur. Olur olmaza kızmaya başlar. Bazen gerçekten kızgınlığının sebebini kendisi de bilemez. Söyler: ‘ne bileyim kızım bu gün yine kızgınlığım üzerimde’ Sebebini bilmiyor. Konuştukça çıkıyor ortaya esas sebep…
Söylediklerin değil, söyleyemediklerin benim için daha önemli. Neden bunu söylüyorum kızım yüzünden… Bu yıl kızımla epey imtihan olduk. Öfkeli idi. Hem de epey. Kazadan sonra öfkesi daha çok arttı. Alçılar çıktı, ayakları normal yürümesine kavuştu o zaman kızım normalleşti. Bir ara ben bile tanıyamaz oldun evladımı. Tüm ihtiyaçlarını ben karşıladığım halde, durup dururken öfkeleniyordu. Önceleri teşekkür ediyordu, ama baktı ki rahatsızlık hemen düzelmeyecek, gittikçe hırçınlaştı. Öfkesini bana yansıtıyor ama benimle bir derdi olmadığını biliyorum, çünkü derdi kendisi ile. Bir gün oturup konuştuk, yine bir öfke krizi sonrası. Kızgınlığının esas sebebinin kendisine yetemeyip, annesi bile olsam en ufak bir işi için bile bana muhtaç olması olduğunu anladık. Zamanla kızgınlığının artmasının sebebi ise; ayağının o şekilde kalacağı korkusundan idi. Bunu konuşa konuşa bulduk. Böylece ikimizde rahatladık. Yeni bir öfke durumunda artık: ‘lütfen üstünüze alınmayın, ben kendi kendime yetemediğime şu ufacık hareketi dahi yapamadığıma kızıyorum. Kendime olan kızgınlığımla baş edemeyince sizlere yöneltiyorum. Sebebini bildiğimiz halde pek de kolay bir süreç olmadı. Az hasarla atlattık çok şükür.
İnsan hem sevip, hem kızabilir mi? Mümkün. Hem nefret edip, hem sevebilir mi? Bu da mümkün. Olmazların içinde ise sevgi, kızgınlık büyük olabilir. Kızdığı kişi karşısındaki değildir, kendisidir esasında ama baş edemezse duygularıyla sevdiğine de yansıtır. Hoş karşısındaki sevildiğini bilir mi o da bir ayrı mesele ya… Nerden biliyorum? Levent Yüksel’den… Yıllar evvel Levent Yüksel’in şarkısı benim bu düşüncelere sahip olmama sebep olmuştu. Beni düşündüren sözleri şöyle idi:
‘Ölürüm yoluna
Ölürümde boyun eğmem
Yakarım dünyayı uğruna ama sana eğilmem
Öyle sınırsız, öyle derin
Öyle çok severim ki korkarsın
Kuruyup çöle dönsem de pare pare olsam da yenilmem’
Kişinin böyle bir seveni olsa, sevildiğini bilir mi? Bana göre çok zor, dövüyor mu seviyor mu belli değil çünkü. Bu kadar çok öfke ile karışık, benlik mücadelesi ile yoğrulmuş sevgi olur mu? Olurmuş demek ki… Bilinçaltımızda bakalım neler var ki insanı böyle şaşkın hallere çevirebiliyor.
Öfkeleniyoruz ama başka şeyler söylüyoruz, esas öfkelendiğimiz şey bambaşka, iyice düşününce çıkıyor ortaya. Daha çok hayal kırıklıkları kişiyi öfkelendiriyor, ya da iç sıkıntısına sebep oluyor. İçime kapandığım bir dönem oldu, epey de uzun sürdü. Çevremdeki herkes de etkilendi doğrusu. Ben sebebini çok sonraları, hikmet ehli bir arkadaşımla dertleşirken bulabilmiştim. Esasında aileme karşı hayal kırıklıklarım benim içime kapanmama sebep olmuştu.
Bazen problemi bulmakta da güçlük çekebiliyoruz. Çok anlayışlı bir eşi olan arkadaşımız, devamlı depresyona giriyordu ve çözümlenemiyordu problem. Psikiyatrdan yardım almak zorunda kaldı, çünkü eşine karşı da içine kapanmıştı. Sebep hepimizi şok etti. Arkadaşımız dindar birisi olduğu halde Allah’ı affedemediği ortaya çıktı. Çünkü annesinin vefatından sonra babası evlenmemiş, kızına güya üvey anne getirmemişti ama bunun acısını devamlı kızından çıkarıp, şiddet uygulamış, bir keresinde öfkesinden kapı önüne koymuş ve saatlerce içeriye almamıştı. Neden babasının kendisine bu kadar işkence yapmasına Allah’ın izin verdiğine kızmış bilinçaltında daima. Sorun bulununca çözüme de kavuşuldu ama uzun süreli bir tedavi olmuştu... Geçmişin acıları kolay silinmiyordu. Yıllar öncesine ait halledilemeyen duygular, yıllar sonra da olsa hastalıklara sebep olabiliyordu.
Söyleyemediklerimiz esasında daha önemli… Onlar karanlık mahzenlerde… Kimimiz ne olduğunu biliyoruz, kimimizin ise daha haberi bile yok.
Kuş sesleri arttı. Neler konuşurlar bilmem ki hiç susmamacasına. Cıvıl cıvıllar. Martılar, serçeler, kumrular hepsinin sesi birbirine karıştı. Dışarıda tam bir şenlik var. O kadar çok konuşuyorlar ki; söyleyemedikleri kalmamıştır artık.
|
|
Bağlantı
:: Etiketler : Bilinçaltı
|
3/4/2008 - SEN EVRENE GÜZEL ŞEYLER GÖNDER
SEN EVRENE GÜZEL ŞEYLER GÖNDER
SANA GÜZELLİK OLARAK DÖNSÜN
Popüler kültürün, popüler gazetelerinde bu aralar okuduğum pek çok röportajda kendisi ile röportaj yapılan, buna benzer sözler söylüyor. Evrenin yaşayan, duyan, hisseden, tanıyan bir varlık olduğunu söylüyorlar. Güzel şeyler göndermek doğru da, atılan yer, yani muhatabın evren olması?...
Haftanın dört günü sabahtan öğleye kadar bir eğitim merkezinde genç kızlara Tefsir ve Akait dersi vermek için yollara düşüyorum. Metroyu tercih ediyorum. Saat hiç şaşmıyor, trafik problemi, dolayısı ile geç kaldım sitresi de yok. Ama insanın olduğu her yerde ilişkiler ve problemler bir arada yaşanıyor, kısa süreli de olsa. İnsan en çok da bu kısa süreli zaman diliminde ve ani etkilere verdiği tepkilerle tanınıyor. Çünkü o ilişkilerde maske yok ve oldukları gibiler.
Metroya Kabataş’tan bindiğim halde ilk istasyonda tıklım tıklım doluyor ve insan güzellemeleri başlıyor. Binenlerin, sıkışanların, oturanların muhabbetleri… En çok da ayakta ve sıkışanlar kavga ediyor. Kavga sözcüğünü kullandım yanlış okumadınız; iletişim dilimizin çoklukla kavga olduğunu tespit etmiş bulunmaktayım da ondan... İstisnaları vardır da az oluyor neyse.
_ Kardeşim çakıldın kaldın biraz ileriye gitsene!
_ Durduğunuz yere kira mı ödüyorsunuz, neden kıpırdamıyorsunuz?
_ Biraz uzaklaşsana kardeşim boğdun beni! Ne insanlar var ya!
_ Sen ne bakıyorsun öyle! Önüne dönsene!
Bunlar sadece birkaç tanesi. Aklıma gelmiyor değil; kağıt kalem elimde, ilginç bulduklarımı yazayım diye…
Her neyse herkes potansiyel olarak her türlü kavgaya hazırlıklı vaziyette… Yeter ki dokunun, bam teline bir basıverin ve seyreyleyin sonra. Bir de iki kişinin tartışmasına katılan üçüncüler ve dördüncüler de var. Sayısı duruma göre artıyor. Kendilerini birbirlerine yakın hissediyorlar besbelli… Sayı arttıkça çirkinlik artıyor bu kesin. Hep düşünürüm biz ne kadar çok taraf olmayı seven bir toplumuz. Futbol gibi, parti tutmak gibi… Bir de gözümüz berikine kör. Her ne olursa olsun ‘en doğru benim’ hastalığımız da var.
Yine böyle kalabalığın çok olduğu ve insanların tıkış tıkış birbirlerinden rahatsız oldukları bir günde, adamın birisi bindi metroya. Bindiği ilk anda anladım, bir vukuat olacak, bakışlarından belli. Oturanlara garip garip bakıyor. Erken gelen yol alır diyesim geliyor ama o da hep bindiği istasyondan dolayı hep ayakta kalmak zorunda bu da bir gerçek. İlk önce oturan birisine:
_ Kardeşim ayaklarını toplasana hem oturuyorsun hem de ayaklarını kösmüşsün ayağımı kıpırdatamıyorum. Diğeri sessizce ayaklarını topladı.
_ İşte bunlar hep böyle biz hiç medeni olamayız.
Pervasızını gördüm de böylesine ilk kez rastlıyorum. ‘Eceline mi susadı acaba?’ diye düşünüyorum. Diğeri:
_ Siz hala ne diyorsunuz beyefendi? Topladım ya ayaklarımı ne uzatıyorsunuz?
_ Terbiyeli konuş ben hiçbir şeyi uzatmam!
_ Ne demek terbiyeli! Sen kimsin de benimle böyle konuşursun?
Devamını anlatmama gerek yok, durum malum. Tüm kompartımanın tansiyonu yükseldi. Bazen böyleleri sadece kendi tansiyonlarını yükseltmekle kalmaz, çevrelerindeki insanların da yükseltirler. Hep düşünürüm böylelerine cevap vermesen acaba susarlar mı? Bence susarlar. Tahripleri az olur. Hani Rahmanın kulları! Diye başlayan ayeti kerime de: Kendini bilmezler onlara sataşacak olursa ‘Esselam’ der geçerler buyuruyor ya Allah’u Teala. Tek başına bir insanın tahrip gücü çok az. Ama sayı ikiye çıktı mı bunun üçü ve dördü de geriden geliyor ve ortam geriliyor, tansiyon yükseliyor. Kendi kendine konuşup duran hemen susmaz muhakkak sataşır, baktı ki ilgilenen yok: ‘delidir ne yapsa yeridir’, yerine konulduğunu hissettiği an sesini keser diye düşünüyorum. Bizi bizden iyi bilen Rabbim bunu beğendiğine göre doğrudur. O gün adamın metrodan inmesini hepimiz hasretle bekledik. Beyazıt’ta indi. Hep susup susup da; muhatap gidince fikir beyan eden zümre vardır ya hemen başladılar:
_ Ne edepsiz adamdı indi de kurtulduk.
Güler misin ağlar mısın?
Hayatta ilişkiler etki ve tepkiler üzerine kurulmuş. Etki muhakkak da vereceğin tepki mühim.
Rahmanın kulları!... diye başlayan ayete göre senin verdiğin etki beni bağlamaz, ben Rabbimin bana verdiği terbiye ile senin benden istediğini asla vermem (popüler tabirleriyle) evrene gönderdiğin çirkinlik benden çirkinlik olarak dönmez. Efendim böyle arzu ediyoruz da uygulama da kusurlarımız oluyordur muhakkak insanız zira…
Geçen gün bir hanımefendi bindi metroya. Orta yaşlardaydı. Oldukça kibar:
_ Efendim! kapı aralığında çok sıkıştım izin verirseniz biraz ilerleyebilir miyim?
‘Ben’ diline hayranım ve seyrediyorum ne olacak diye… Hanım sıkıntısını anlattı ve izin istedi. Hemen insanlar yol verdi. Zaten o kadar kibar ve yumuşak bir sesle baştan kazanmıştı. Bana öyle geliyor. Yani elektrik pozitifti. Gençlerden birisi kalktı ve yer verdi. Aslında ayakta duracak güçteydi. Yer verildi çünkü kibarlığı mükafatlandırıldı.
_Rahatsız olmayınız evladım! Ayakta durabilirim.
_ Lütfen buyurun!
Hanım oturdu. Yanındakine selam verdi. İnerken de, hem kendisine yol verenlere hem de yer veren gence teşekkürlerini ve iyi günler dileklerini bildirdi.
Güzel davrandı, güzellik buldu. Bunda şeytan tüyü mü var? Dedi hanımın birisi, o indikten sonra. Yanındaki güldü. Ben de tebessüm ettim.
Düşünüyorum da; o hanım o günüme farklı ve güzel bir renk kattı. Böyle bir durum karşısında her zaman insanlar, o hanıma gösterilen tepkiyi göstermez bu muhakkak. Bu Allah’u Teala’nın o hanıma bir ikramı idi… İkram sahibi ikramını istediği yerde istediği zaman yapabilir. Yeter ki dilesin. Bu ikramın kimden geldiğini bildiğim için çok imrendim. Çünkü hayatta bize verilen hiçbir tepki tesadüfi değil, hepsinde Rahmanın izleri var.
İkramı güzel Rabbim! Sana o kadar muhtacız ki bizi de her daim ikram ettiklerinden eyle.
|
|
Bağlantı
:: Etiketler : GÜZEL ŞEYLER
|
3/4/2008 - ŞİVLİLİK NEDİR BİLİR MİSİNİZ
ŞİVLİLİK NEDİR BİLİR MİSİNİZ?... 13.1.2006 Amcam evleninceye kadar babaannem ve amcam bizimle birlikte oturdular. Büyükler ne düşünürse düşünsün,ne kadar ev üstüne ev olmaz derlerse desinler çocuklar için evde yakın akrabaların bulunması inanılmaz bir mutluluk,daha fazla sevgi,daha fazla ilgi, daha değişik bilgi, dopdoluluk demek… . Sadece anne baba sevgisi değil çocuğun ,hala, teyze, amca,dayı sevgisine de hele hele babaanne,anneanne ve dedelerin sevgisine de çok fazla ihtiyacı var.Sadece anne baba sevgisi değil, yakın akrabanın sevgisini de alan ,büyümesi esnasında onlarla birebir iletişim kurabilen bir çocuğun kendisine olan güveni sadece anne baba ile birlikte büyüyen bir çocuğunkinden daha fazladır. Yakın bir arkadaşımın şu sözleri beni çok etkilemişti. Demişti ki: 'Benim namazı sevmem, küçüklüğümden beri namazı terk etmememin tek sebebi babaannemdir. Soğuk kış günlerinde bakır güğümü ısıtır, leğeni yanımıza kadar getirir, omzunda havlu yanımıza gelir, sevgi ile bizi kaldırır, abdest suyumuzu döker, havlu ile yüzümüzü kurular, seccademizi serer, en güzel oyalardan yaptırdığı tülbentimizi başımıza örter, fırfırlı dantelli uzun eteğimizi giydirir, namazımız bitene kadar bizi saygıyla bekler, sevgi ile kucaklayıp bize hayır dua ettikten sonra tekrar yatırırdı. Bu ilgi, bu sevgi, bu emek boşa gitmedi...' Çok görülmüştür, torununun elinden tutup camiye götüren dedeler, torununu alıp mevlide gelen babaanneler… Çocuklarda dini yaşantının canlanmasında dede ve ninelerin etkisi asla yadsınamaz. Bizde ununu eleyip eleğini asmak denir ya büyükler unlarını elemişler, kendileri dini yaşantılarına önem vermişler, hayatları boyunca eksik kalan ibadetlerini kemale erdirme gayreti içine girmişlerdir. Daima evin içinde büyük anne ve büyük babalarını dini motiflerle bütünleştiren çocuklar, fıtratın onlara verdiği büyüklerine karşı sevgileri, küçüklerin taklit kabiliyetleriyle de birleşmek suretiyle, namazla ,abdestle, oruçla,camiyle, Kur'an ile daha küçükken tanışmalarına vesile olacaktır. Teravilere gitmek, kandillerde dua etmek, mübarek günlerde komşulara bişi dediğimiz hamur işini dağıtmak, aşure günlerinde evde kazanlarda pişirilen aşureleri istisnasız mahalledeki tüm komşulara dağıtmak, namaz dediğimiz üç ayların ilk kandili olan Regaip kandilinin evvelinde üç gece fener alaylarında fener yakıp, sokak sokak gezmek, 'şivlilik' dediğimiz kandilin gündüzünde tüm mahallelinin o gün evlerinin kapısını çalacak çocukları boş çevirmemek için alıp hazırladıkları leblebi , kuru üzüm , gofret çukulata, envai çeşit renkli şekerleri şivlilik torbalarına toplamak hep babaannem sayesinde olmuştur. Bundan harika kültür aktarımı mı olur? Uzun kış geceleri, uzun yaz günleri hep onun yanında olup, anılarını dinlemek, masallarını dinlemek, değer yargılarını öğrenmek, aldıkları kararlar da tecrübelerinden kaynaklanan hata paylarının daha az olması, yılların verdiği olgunluk ve sabırla olaylara yaklaşmaları, yeri gelince yeni şeyler öğretip, yeri gelince hatalarımızı düzeltmeleri ancak biz çocukların gözünde büyüklerimizin değerini yükseltti. Bizim ailede kuşak çatışması hiç olmadı. Birbirini tanıyan, iletişimleri sevgi saygı çerçevesinde olan insanların arasında kuşak çatışması olmaz. Çatışma, tanımamaktan, değer vermemekten yabancılaşmaktan kaynaklanır. Ne kadar çok şey paylaşırsanız o kadar birbirinizi seversiniz. Büyüklerimizle birlikte yaşamamız iletişimimizde insan ilişkilerimizde bizlere hep kazanımlar getirdi. Kuşak çatışması denen şeyin büyüklerin bencilliklerinin sonucu olarak gençlerin başına geldiğine inanıyorum. Sizin zamanlarınız geçti demek ne büyük saygısızlıktır ki insan daima aynı ihtiyaçlarla doğar, değişen teknolojidir, duygular değişmez. Gençlerin getirdiği yenilikler, yaşlıların tecrübeleri ile kuşatılır ve insanlar sabırla birbirlerinin boşluklarını doldururlarsa problemler azalır. Aileyi o kadar küçülttük o kadar küçülttük ki küçüldükçe sorunlarının daha az olacağını sandığımız aile, sorun yumağı içinde kaldı.Mutluluk ve sevginin bencillikle asla bir arada bulunamayacağı öğrenilemedi.
|
|
Bağlantı
:: Etiketler : ŞİVLİLİK
|
3/4/2008 - KADERİN ÖNÜNE GEÇECEK TEDBİR VARMOLA
KADERİN ÖNÜNE GEÇECEK TEDBİR VARMOLA
Beşiktaş’tan Üsküdar’a geçiyoruz. Çok garip bir sis… Çember şeklinde… Orta taraf açık sise dair hiçbir şey yok. Ama Üsküdar sırtları görülmüyor. Saray burnu görülmüyor. Boğaz köprüsü görülmüyor. Motor ilerledikçe Beşiktaş kıyıları da görülmez oldu. Üsküdar’a yaklaştıkça sis birisi tarafından elle tutuluyormuşçasına kaldırıldı.
Kızım: “Anne benim içime garip bir korku geldi, ellerimi tutar mısın?” Ellerini tutuyorum. Annem de şaşkın: Allah! Allah! Nereden çıktı bu sis şimdi. Her yeri kaplamamış ta bu sis bir çember çizmiş. Allah! Allah! sis kalkıyor birden bire kızım bir bak!...
Evet! Sis kalkıyor. Bizim göremediğimiz ama mütamadiyen Allah’ın emirlerini gerçekleştirmek için çalışan görevliler, vazifelerini yaptı, işlem tamamlandı. Ambulans sesleri… Üstümüzde bir helikopter kıyıya yaklaştı alçalmaya başladı. Polis arabaları, polisler… Annem polisin birisine: “Ah Oğlum! Neler oluyor burada, bir kaza mı oldu?”, “Deniz kazası teyze…”
Boşuna Üsküdar’a geçmişiz otobüs ve dolmuşlar, Altunîzade güzergâhına çalışmıyorlar, izin verilmiyor. İnsan kalabalığı… Mihrimah Sultan camiinin avlusuna insanlar doluşmuş ambulansları seyrediyorlar, yaralılara bakıyorlar. Oldubitti seyirden nefret ederim. Hatrı sayılır kaza geçirdim. Köprücük kemiğime kadar kırıldı… En korkuncu da kardeşimin tayini Elazığ’ın Karakoçan ilçesine çıkmıştı. Yerleştirilmesi gerekiyordu. Otobüsümüz, Malatya yakınlarında şarampole yuvarlanmıştı. Benim yanımdaki hanım, ön koltukta iki küçük çocuğu olan polis memuru hanım ve küçük çocukları vefat etmişlerdi. Ben, başımdan yaralanmıştım. Malatya devlet hastanesine getirdiklerini ve başıma dikiş atıldığını biliyorum. Yan yana oturan iki insandan biri ölüyor diğeri yaşıyor. Şartlar her ikisinin de ölmesine müsait ama ölmüyor birileri… Yaşıyor.
Ölümün kenarına çok gidip geldim. Bir buçuk yaşındayım. Eskiden bahçemizi Meram çayı sularmış, artık baraj yapılıp sular verilmeyince herkes bahçesinden sondajla su çıkarıyor, üzüm bağı sulanacak, sebzeler sulanacak. Derin kuyular kazılıyor. Bizim bahçemizde de aynı çalışma var. Dinamo, suyu çıkarsın diye takılıyor ama deneme için dışarıda tutuluyor, kuyuya indirilmiyor. Babam anneme: “Yadigâr! Çocuklar dışarı çıkmasınlar dikkat et.” diyor. Kim çıkabilir dışarıya? Tabiî ki ben… Kapıyı açıp bir yolunu bulup dinamonun yanına gidiyor, hızla dönen kayışı tutmaya çalışıyorum. Annem koşuyor, beni çekiyor. Hiçbir şey olmadı zannediyor, çünkü ben hiç ağlamıyorum. Bir de bakıyorlar ki annem babam, baş parmağım kopmuş, her yer kan… Günlerden Pazar ve acilde bana çare olacak doktorlar yok. İkindi vakti müdahale ediyorlar. Parmağımı babaannem daha sonra bulup gömmüş. Annem hemen çekmese idi belki de tüm kol gidecekti, belki de…
“Tedbir, kazanın önüne ne kadar geçebilir?” diye hep düşünürüm. “Akacak kan damarda kalmaz” sözünü de düşününce tedbir kar eylemez gibi gelir bana. “Depremde insanı binalar öldürür, deprem değil” Japonya depremleri ile bizim on yedi ağustosu düşününce hak veririm. “Tedbir gibi akıl olmaz” derim o zaman da… Ölmemek için savaştan kaçanlara “eğer ölüm sizi bulacaksa sıcak yatağınızda da bulur” anlamı ifade eden ayeti düşününce tedbir yine yele gider.
Arkadaşlarımdan birisinin akrabası iş kazası geçirdi bu hafta. Gencecik çocuk, torna makinesine kolunu kaptırır. Omzuna kadar kol paramparça olur. Bir anlık dikkatsizlik mi? Gördü mü ki o an ne olduğunu? Hayır. Her şey bir anda olur elinizi bıçak kapar siz hiçbir şey yapamazsınız. Nereden mi biliyorum. Liseye giderken geçirdiğim kazadan biliyorum. Bu kez ben araba da değilim. Yayayım. Herkes karşıdan karşıya geçiyor ben de takılıyorum aralarına araba onca kişinin içinde vurmak için beni seçiyor. Basiretim bağlanmış gibi araba benim üstüme geliyor ben aptal aptal kaçamıyorum.
Dedem o kadar sağlıklı idi ki; ben onun onlarca sene yaşayacağına inanırdım. Ama o kadar saçma bir kaza geçirdi ki; babasından arabayı ilk kez alan bir genç, kaldırımın üstünde dedemi buldu. Sen tedbirini almışsın ama, adam almamışsa… Hadi!...
Elazığ otobüsünde de çok ilginç bir şeye şahit olmuştum. Adamın bir tanesi ısrarla kendine ait olmayan koltuğa gidip oturmuştu. Muavin, koltuğun sahibinin ısrarı ile adamı kaldırıp kendi yerine oturttu oturtmasına da mola verilmeye görülsün; bizim ki yine o koltuğa oturuyordu. Artık muavin de o koltuğun sahibi de inatlaşmaktan vazgeçti. Koltuk bizimkine tahsis edildi. Kaza olduğunda ölenlerden biri de kimdi dersiniz? Tereddüt etmeden bizimki…
Kişi öleceği koltuğa ayakları ile gelip oturuyor. Hani; Azrail ile Hindistan’daki adamın hikayesi… Korkusundan Hz. Süleyman’dan yardım ister:
_Ben Azrail’i gördüm sanki… Beni mi öldürecek nedir? Sen rüzgârına bir söylesen de beni Hindistan’a bir uçursa…
_Emrin olur baş üstüne…
…
_İyi de düzel kardeşim Azrail, sen bizim garibe niye öyle ters ters baktın, çok korkmuş.
_Nasıl bakmam bu gün öğlen ben onun canını Hindistan’da almak için görevlendirildim, senin ülkende çarşıda görünce şaşkınlığımdan öyle baktım.
Kişi akıbetine rüzgar hızı ile gider.
Hava sisli imiş, deniz seferleri ertelenmiş. Sis kalkınca tekrar seyr başlıyor. Biz tam denizin ortasındayız ve çok ilginç bir şekilde sadece ince bir çemberle kıyıları göremiyoruz. Ben motora binince mümkünse Dolmabahçe Sarayı ve Sarayburnu’nu görecek yeri seçerim. Çok kısa bir süre görüyorum. Her ikisi de görülmez oluyor. İki dakika sonra her yer pırıl pırıl.
Tedbir gibi akıl yoktur. Eyvallah… Allah’ın kaderinin önüne geçebilecek tedbir var mola?
|
|
Bağlantı
:: Etiketler : kader tedbir
|
|
Hakkımda
Allahım! Perîşan kalbime hayat, karışmış aklıma istikâmet ver…
Kategoriler
Etiket Bulutu
sema alem muhabbet Mevlana Şems etme Dünya adam olmak el Cebbar kader gönül gül ölüm yok aşıklar Hayat mektep ağaçlar hep kahır cem karaca bağlanmayacaksın can yücel
Arkadaşlarım
• abdullaheren • vaktivisal • Blogcu Yardım • ayvenur ... • dilsizmutercim • suudiden • chamdali • mutluhayat • safakkk • gonulargumanlarim • xeo • Dr. Ahmet Emin Seyhan • canesma • sevimsaplar • kaderle • yasar ceylan • hayyalelfelah • mimney • esmalale • uyanangenclik • debuokyanus • mezarbek • huzursokagisohbet • MÜREKKEP LEKESİ • gercekyolislam • kurantevhidsunnet • tanrimisafirlerim • sewqican • salim ... • YEMEK SEFASI • melihhami • carpe • CAN RECEP ASLAN • maneviiklim • ebu derda • mervevural • gulaysenur • sedda
|