gönül mevsimi

25/12/2009 - Ya Rabbi bizi dûr eyleme evladı Ali’den; biz onların bendesiyiz


 

 

Hicretin dördüncü yılı.

Birer yıl arayla medine’de iki doğum,

İki bayram, iki ay parçası…

Yeryüzünün en hayırlı dedesinin gözbebekleri doğuyor.

Rasûl-üs sakaleyn’in kokladığı reyhanları

Ftıma’t-üz zehrâ’nın körpecik fidanları

Ai’yi mürteza’nın eşsiz kahramanları doğuyor.

Cennet gençliğinin iki seyyidi.

Ehl-i beyt’in ilk nazlı çiçekleri…

İki ay parçası, “merhaba” diyor o incecik sesiyle

İsimlerini rahman koyuyor, cebrail nefesiyle

Siz onlara Alah’ın iki lütfu deyin;

Birinin adı Hasan, diğerinin Hüseyin.

Zaman, saadetli günleri yaprak yaprak okurken

Onlar peygamber dizinde büyüdüler

Ve zaten onlar semâda büyüktüler.

 

Bir gün peygamberlerin incisi oturuyorlar.

Hasan’la Hüseyin

Birbirlerini yakalama oyununda…

Buyurdular:

“Ha gayret Hasan! Göreyim seni, yakala Hüseyin’i.”

Hz. ali; “Ya Rasulallah!” diyor,

“Hüseyin’den taraf olmanız gerekmez mi?

Hüseyin daha küçük.”

Rasulullah buyuruyorlar;

“Baksana! Cebrail de Hüseyin’i tutuyor;

Ha gayret Hüseyin! Göreyim seni diyor.”

 

Yine bir gün

Efendimiz, ashabıyla yürüyorlar.

Hz. Hüseyin çocuklarla oynuyor.

Peygamberimiz, ellerini açıyor;

Tutmak için Hüseyin’i...

Hz. Hüseyin, bir oraya bir buraya kaçıyor.

Ve gülerek yakalıyor onu, nebiler serveri.

Bir elini kafasının arkasına,

Öbür elini, çenesinin altına koyup öpüyor, kokluyor, öpüyor.

Sonra zamana ve mekana sesleniyor;

“Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim!

Allah’ı seven Hüseyin’i sever!

Hüseyin, torunlardan bir torundur.”

Ve bir gün Cebrail bir haberle gelir;

Hüseyin Fırat kıyısında şehit edilecektir.

Orası, üzüntülü, tasalı, mihnetli ve belalı bir yerdir.

Kerb-ü beladır!

Orası Kerbeladır!

 

Hicretin altmış birinci yılı.

Aylardan Muharrem…

Kan renginde fırat

Kan renginde yakamoz.

Ve dudaklar susuz,

Yürekler susuz…

Kerbelada bir oğul var,

Yoluna oğullar feda.

Bir torun, kerbelada…

Dedesinden elli yıl uzakta.

Onun gibi bembeyaz giyimli

Bembeyaz yüzlü.

Atının üzerinden sesleniyor

Kalpleri mühürlü olanlara

Merhametten yoksun olanlara;

“Ben peygamberiniz aleyhisselamın kızının oğlu değil miyim?

Ben hz. Muhammed Mustafa’nın torunu değil miyim?

Şehitler seyyidi hamza, babamın amcası değil mi?

Çift kanatlı şehit Cafer, benim amcam değil mi?”

 

Kerbelada bir oğul var,

Çevresinde yeminler ediliyor şehadete.

Ve birbir toprağa düşüyor yiğitler

Ehl-i beyt’in solan ilk çiçeği aliyyül ekber’di.

Sonra sıra sıra soldu civanlar;

Avn b. abdullah b. cafer,

Muhammed b. abdullah b. cafer,

Abdurrahman b. akîl,

Cafer b. akîl…

İşte bakın, biri daha yürüyor ölüme;

Hz. Hasan’ın oğlu Kâsım!

Onun da yüzü ay parçası.

Elinde kılıç, üzerinde gömlek ve pelerin.

Ayak sandallarından birisinin bağı kopmuş.

Başına bir kılıç iniyor,

Ve “amca!” diyerek yüz üstü düşüyor Kerbela’ya.

Kerbela’da bir oğul var

Bir şahin var.

Kucağında üç yaşında bir seyyid;

Adı abdullah!

Ve bir ok, Abdullah’ı boğazından vuruyor

Hz. Hüseyin, kanla dolan avuçlarını yere boşaltıyor

“Yâ Rab!” diyor.

“Bize göklerden yardım etmeyeceksen,

Hakkımızda ondan daha hayırlısını ihsan et.”

 

Hicretin altmış birinci yılı

Muharrem ayının onu…

Bir şehit var kerbelada

Tam otuz üç mızrak yarası,

Otuz dört kılıç yarası

Ey muhammed’im nerdesin nerde?

Hüseyin’in başı bir yerde; gövdesi bir yerde!

Bu hz. zeyneb’in feryadıdır dedesine;

“Ey Muhammed’im! ey Muhammed’im!

Sana göklerdeki melekler salatü selam getiriyorlar.

Hüseyin ise şu otsuz bozkır çölde

Tozlara, topraklara, kanlara bulanmış,

Azaları kesilmiş yatıyor.

Ey Muhammedim! Senin kızların esir edilmiş,

Zürriyetin hep öldürülmüş.

Sabah yelleri onların üzerine toz toprak savuruyor.”

 

Abdullah bin abbâs da, o gün Medine’de

Rasulullah aleyhisselam’ı görür rüyada

Yanında içi kan dolu cam bir bardak vardır,

Ve şöyle buyurur:

“Benden sonra ümmetimin yaptığı şeyi biliyor musun?

Hüseyin’i şehit ettiler.

Bu, onun ve ashabının kanlarıdır.

Bunu Allah’a sunacağım.”

 

Ya Rasulallah!

Biz asırlar sonra geldik.

Eğer o gün olsaydık kerbela’da

Allah’a kasem olsun ki

Ashabının seni koruduğu gibi

Korurduk ehl-i beyt’ini

Ya da o uğurda verirdik canımızı.

Bu sözümüzün bir isbatı olarak

Bu gün biz senin kapındayız.

Taşıdığımız ehl-i beyt isimleri.

Kimimiz Ali, kimimiz Fatıma

Kimimiz Hasan ve Hüseyin.

Ve iftiharla senin ismini taşıyor çoğumuz.

Allah ruhumuzu senin kapında

Ehl-i beytine layık olduğumuz bir anda alsın.

Aliyi asğar’la,

Zeynelabidin’le her asırda hüseyni çiçekler açarken

Yanaklarında peygamber busesi,

Ve her biri senden bir koku taşırken çağlara…

Allah, bizi onlardan ayırmasın.

Bizi senden ve rızasından ayırmasın.

(Dursun Ali Erzincanlı)

 

Ya Rabbi bizi dûr eyleme evladı Ali’den

Biz onların bendesiyiz severiz gâlû belîden

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : Hz. Hüseyin,Kerbela,Ehl-i beyt

25/12/2009 - Küllü yevmin aşura küllü arzin Kerbela; her gün aşura, her yer K

 

 

Şah Hüseyn’in firkatine ağlayan gelsin beri

Âh u vah edip dem â dem ağlayan gelsin beri

Ey Fuâdî hal ile irşad olan gelsin beri

Ah Mevlam dost Hüseynim, dost şehid-i Kerbela

 

 

 

Sîne sûzan, dîde giryân kalbi nâlandır bu an

Ya Rab bizi dûr eyleme evlâd-ı Ali'den

Nusret bulayım dem be dem imdâdı Ali'den

Meydân-ı muhabbetteki feryâdı Ali'den

 

 

 

Ekmel-i ala-i resulü kibriya' dan dır Hüseyin

Cevheri ferdi Aliyyül Mürteza' dan dır Hüseyin

Böyle bir pak neseptir evliyadandır Hüseyin

Haline gökte melekler yerde insan ağlasın

 

 

 

Kurretül ayni Habibi Kibriyasın Ya Huseyn,

Nuri çeşmi şahı merdan murtezasın Ya Huseyn,

 

Ehli mahşer dest-i Hayder’den içerken kevseri,

Sen susuzlukla şehidi KErbela’sın Ya huseyn,

 

Kıl şefaat arif’e ceddin Muhammed aşkına,

Arsa i mahşerde makbul lerrecasın Ya Huseyn,

(Kâhyazade Arif Bey)

 

 

 

Bu gün mah-ı Muharremdir, muhibb-i hanedan ağlar.

Bu gün Eyyam-ı matemdir, bu gün ab-ı revan ağlar.

 

 

 

Hüseyn-i Kerbela’yı elvan eden gündür.

Bu gün Arş-ı muazzamda olan âli divan ağlar.

 

Bugün Âl-i abanın gülşeninin gülleri soldu,

Düşüp bir ateş-i dilsuz, kamu ehl-i iman ağlar.

 

Bugün Gülzar-ı Muhtar-ı Hüda’ya bir hazan esti,

Zemine düştü vaveyla, felekte kehkeşan ağlar.

 

Bugün hunbar olur gözü elbet Haydar-ı Kerrarın

Görür Zehra’yı hun efşan, Resul-i âli şan ağlar.

 

Bu gün evlad-ı Haydar, hem dahi ahfad-ı Peygamber

Döküldü gül gibi yerler yüzüne, asuman ağlar.

 

Gülistan-ı Muhammedin Gül-i hamraların derdi

Yed-i kahr ile ol gaddar, bu gün devr-i zaman ağlar.

 

Risalet gül gülistanı, nübüvvet bağu bostanı

Hüseyni ol nuristanı gören Pir ü civan ağlar

 

Güruh-i hanedana Lütfiya kurban ola canım

İla yevmil kıyame can ile ehl-i iman ağlar.”

 

(Nakşibendi Şeyhi Alvarlı Efe Hazretleri)

 

 

 

Geçeriz dünyada canı canandan

Kerbelada akan kandan geçmeyiz

Geçeriz ukbada bağı cinandan

Kerbelada akan kandan geçmeyiz

Hüseyin bizim canımız cananımız

Hasan dahi dinimiz imanımız

Kırılsak da pirimiz civanımız

Kerbelada akan kandan geçmeyiz.

(Muzaffer Özak)

 

 

 

 “Seyyidlerin serçeşmesi Hasen ile Hüseyn’dir”

 

Şehitlerin ser çeşmesi evliyanın bağrı başı

Fatma ana gözü yaşı Hasan ile Hüseyin’dir

Hazreti Ali babaları Muhammed’dir dedeleri

Arşın iki gölgeleri Hasan ile Hüseyin’dir

 

Dedesiyle bile varan Kevser ırmağında duran

Susuz ümmete su veren Hasan ile Hüseyin’dir

Kerbela’nın yazıları şehit düşmüş gazileri

Fatma Ana kuzulari Hasan ile Hüseyin’dir

 

Kerbela’nın ta içinde nur akar siyah saçında

Yatan al kanlar içinde Hasan ile Hüseyin’dir

Eydür ''yunus'' dünya fani bizden evvel gelen kani

İki cihanın sultani Hasan ile Hüseyin’dir.

 

Ayetler ile bilinen her yerde hazır bulunan

Cennet içinde salınan Hasan ile Hüseyin'dir

Bunda Aşura eyleyen, hem ruhunu şad eyleyen

Anda şefaat eyleyen, Hasan ile Hüseyin'dir.

 

Muhammed dürür dedesi, gayet oldu gün ısısı

Evliyalar ser-çeşmesi, Hasan ile Hüseyin'dir

Kanlı gömleğini alan, düşmanına karşı duran

Yezid'e kılıçlar salan, Hasan ile Hüseyin'dir

Yunus, ey dür onda kalan, bu dünyanın sonu viran

Kerbela'da şehit olan Hasan ile Hüseyin'dir.

(Yunus Emre)

 

 

 

Hüseyin attan düştü, sahra-i kerbela'ya

Cibril var, haber ver, sultan- ı enbiya'ya

 

Hasanım ağu içti, leb-i sükker ah çeker

Hüseyin attan düştü, kime şikar ah çeker

Nerde kalmış acaba, bak zülfikar ah çeker

Ali'nin on bir oğlu, yerde yatar ah çeker

Fatma ana ciğeri sızlar sızlar ah çeker

 

Hüseyin attan düştü, sahra-i kerbela'ya

Cibril kurban haber ver sultan-i enbiyaya

 

Cümle kureyş ensarı düştü ah-u figana

Ali, Yezid boyadı çifte kuzun al kana

Ey server-i enbiya sen bunu de sübhana

O gün ola göreydim yezid düşe divana

Sıratta seyredeydim geçeriken o yana

 

Hüseyin attan düştü, sahra-i kerbela'ya

Cibril kurban haber ver sultan-ı enbiyaya

 

Medine dağlarında susamla sümbül ağlar

Dağlar inim iniler sular sarhoş sel ağlar

Cümle kuşlar figanda vah dertli bülbül ağlar

Viranede baykuşlar hû çeker yıl yıl ağlar

Kerbela’ya kulak ver sahra ağlar çöl ağlar

Lanet olsun yezid'e şah-u geda kul ağlar

Ey mürteza gel yetiş binekte düldül ağlar

Hasanım ağu içmiş gözyaşları sel ağlar

Kerbela imdat ister gözedirler yol ağlar

 

Hüseyin attan düştü, sahra-i kerbela'ya

Cibril kurban haber ver sultan-i enbiyaya

(İlhan Ertem’in  derlediği Sabahat Akkiraz’ın  seslendirdiği bir ilahi)

 

 

 

Cûşeyleyip belâya mânend-i mevc-i tufan

Keşti-i ehl-i beyti kıldı şikest ü viran

Maktul olup serâser ashâb-ı âli zîşan

Yektârev oldu ol meh çün âfitâb-ı rahşan

Her yandan etti savlet hınzır-veş Yezidan

Sertâbepâ vücudun zahm eyleyüp kızıl kan

Düştü Hüseyn altından sahra-i Kerbelâ’ya

Cibril var haber ver Sultan’ı Enbiyâ’ya

(Kâzım Paşa)

 

 

 

Ey şehid-i Kerbela’ya ağlayan

Ağla matemdir Muharrem’dir bugün

İnle matemdir Muharrem’dir bugün

Ateşi hasretle sine dağlayan

Ağla matemdir Muharrem’dir bugün

İnle matemdir Muharrem’dir bugün

 

Sinede serde gerektir ağ ola

Kanlı yaş didede ırmak ola

Ger dilersen menzilin uçmak ola

Ağla matemdir Muharrem’dir bugün

İnle matemdir Muharrem’dir bugün

 

Kimdir ol şahı şehid-i Kerbela

Nuri çeşm-i Murteza Ali aba

Anın ceddidir Ali hem Mustafa

Ağla matemdir Muharrem’dir bugün

İnle matemdir Muharrem’dir bugün

 

Cihari yar ile Muhammed ey seyyit

Oldular temsim-i zahm ile şehit

Kıydılar rahmetmeyip bunca yezid

Ağla matemdir Muharrem’dir bugün

İnle matemdir Muharrem’dir bugün

 

Ey Sezai bilmiş ol şah Hüseyin

Cümleye sevmektir anı farzı ayn

Şeksiz ehlullah oldu nuru ayn

Ağla matemdir Muharrem’dir bugün

İnle matemdir Muharrem’dir bugün

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : Hz. Hüseyin,ehl-i beyt,kerbela

20/11/2009 - Medine'yi arzu ederiz


Ramazanoğlu Mahmud Sami (Kuddise Sirruh) (1892-1984)

Mahmut Sami hz. leri 1953 yılı hac dönüşü Şam’a yerleşti. 9 ay sonra tekrar İstanbul’a geldi. Erenköy Zihnipaşa Camii’ndeki vaaz ve hususi sohbetlerine devam ederken, eşi Valide Hanıma “İstanbul’a tekrar geldik ama gönlümüz Medine’de atıyor. Ahir ömrümüzde oraya hicret etmeyi arzu ederiz.” diyordu.

 

1957 senesinde Eyüp Sultan’dan kabir yeri almayı teklif ettiklerinde, “Herkesi arzusuna bıraksalar biz Medine’yi, Cennetü’l Baki’yi arzu ederiz.” demişlerdi. Nihayet 1979 yılında kalbindeki Muhammedi aşk O’nu Medine’ye hicrete mecbur etti. Ömrünün son günlerinde yaşadığı acılı, sancılı hastalık, yüzündeki tebessümü hiç kaybettirmedi.

 

Nitekim 12 Şubat 1984 Pazar günü saat 04.30’da Medine’de rahmet-i Rahman’a kavuştu. Medine’de Cennetü’l Baki’ye defnolunan Ramazanoğlu Mahmut Sami rahmetullahi aleyh, yaşarken mücavir olduğu Rasulullah’a, vefatında da mücavir oldu.

 

''Bir insanın muttaki olduğu yaptığı nafile ibadetlerde değil, muamelatının temiz, kazancının helal olup olmadığından anlaşılır."

"Bizim çocukluğumuzda Adana’da biz bir bukalemun yakaladık, getirdik, kaçmasın diye onu bir fesin altına kapattık.
Fes kırmızı idi. Açtığımız zaman baktık ki, bukalemun da kıpkırmızı olmuş. Bir müddet sonra eski rengine dönmüş.
Sonra siyah bir kadın çarşafı ile örttük. Açtığımız zaman da simsiyah bir renge girmişti. Sonra da eski rengine dönmüştü.
Bukalemun hangi rengin yanında olursa o renge girdi.

İşte kalp de böyledir. Yanındakilerden renk alma kabiliyeti vardır. Huzurlunun yanında huzur alır, gafilin yanında gaflet alır."
(Mahmet Sami Ramazanoğlu hz. lerinden bir hatıra)

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : kalp,Medine

8/10/2009 - SANA GELDİM

SANA GELDİM

Hayatımın her bir karesi eksilerle dolu

Ve kapatmaya çalışıyorum ömrüm boyu!
A
ğzım yalan ve küfür kokuyor,

Ellerim boşlukta,

Ayaklarım sabit ve prangalı,

Beynim SENSİZLİĞİN mektebinde mıhlanıp kaldı,

Gözlerim yokluğundan körleşti, yüreğim yosun tuttu ve keçeleşti!

Ey Yâr! Ben ne Mekke'yim hüznüne ortak

Ne Medine'yim Sevdana tutsak,

Ne Ebubekir'im ''Benden sonra bir peygamber daha gelse o sen olurdun dediğin'',

Ne Ömer'im ''istemez misin dünya onların ahiret bizim olsun?''deyip onu adaletiyle övdüğün,

Ne Osman'ım ''Bir kızım daha olsa yine sana verirdim'' deyip hayâsından hayâ ettiğin,
Ne Ali'yim ''ilmin kapısı''deyip en çok
sevdi
ğin kızını verdiğin,

Ne reyhanlarım dediğin Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'im,

Ne Bilal-i Habeşi'yim ''Cennette adımlarını benden önde görüyorum''deyip ezan okumasıyla sükûn bulduğun,

Ne başını okşadığın Enes Bin Malik'im,

Ne Taif'im seninle ağlayan

Ne de Zeyd'im sana yoldaş olan…

Ama çok
şükür ki ben;

Ne Ebu Cehil'im kapımı 25 kez suratına kapatan,

Ne Ebu Leheb'im sana elleri kuruyasıca diyen,

Ne As Bin Vail'im İslam düşmanı olan,

Ne Ka'b Bin Eşref'im sana Ebter diyen,

Ne Ümmü Cemil'im yoluna dikenler döşeyen,

Ne Taif de yüzüne çarpan taşım,

Ne Uhut da dişini kıran okum,

Ne Ubey Bin Halef'im ''Senin Rabbin mi bu kurumuş kemikleri diriltecek''deyip seni alaya alan,

Ne sana mecnun, şair, büyücü, sihirbaz diyen yahudiyim

Ne de mescit kuşu iken senin duanla zengin olup sonra İslam’ı unutan Salebeyim!..

Ey Yâr sahi ben kimim?

Neyim?

Ben senden 14 asır ötede yüreğini SENİNLE avutan

Ama SENSİZ teselli bulamayan,

En çok da yüreğini Gül'ün dikenine asmak isteyen Bülbül'üm!..

Ben Kerem gibi Aslı’ma ermek,

Ferhat gibi aşkından dağları delmek

Ve elimin tersiyle itip tüm dünyalıkları

''Çekil aradan Leyla ben Mevlamı buldum''demek isteyen bir Mecnunum!
A
şkından Mecnuna dönmek,

Pervane gibi ışığında durmak,

Elif gibi her daim okunmasam da hep seninle olmak

Ve kardeşlerim dediğin o zümreye dahil olmak için çırpınan bir zavallıyım!..

Artık hayatın ritmi zorla
ştı,

Tik taklar yavaşladı,

Son demlerimde SENİ bekliyorum,

Yoksa bana kırgın mısın EFENDİM?
Ne olur gel ve Gül Çehrenle aydınlat çehremi..
SEN Gel ki hicranım dinsin!
EY SEVGİLİ gönül kapılarımı sonuna kadar açtım SENİ bekliyorum!

Ama
SEN gelmezsen ben SANA geldim,

Ellerimde sevda ikliminden derdiğim güllerle,

Kalbimdeki en hoyrat sevgiyle,

Artık gülmeye bile mecalimin kalmadığı çehremle,

SENİN firakından paramparça olmuş yüreğimle,

Sırtımda günah yüklü heybemle kapına geldim

EN SEVGİLİ bağışlanma ümidiyle  çarpıyor KALBİM !

 (alıntıdır) 

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : sana geldim

1/10/2009 - Artık bu hasta gönlümü hak-i payinden ayırma Ya Rasulullah! (s.a

Artık Bu Hasta Gönlümü Hak-i Payinden ayırma Ya Rasulallah! (s.a.v.)

 

Merhum Mehmet Âkif Ersoy, hayatının son günlerinde Mısır'dan Suriye'ye ve oradan da Medine'ye gider. Müslümanların dertleriyle dertlenir, ıstırap duyar.

 

Resulü Ekrem'e (s.a.v.) duyduğu sevgiden dolayı Medine'dedir. Peygamberimizin(s.a.v.) kabrinin huzurunda, müthiş bir hadiseye şahit olur.

 

Ravda-i Tahire'nin yanı başında duruyordum ki, birdenbire bir ses yükseldi:

 

_Ya Nebi! şu halime bak!

Diyordu bu ses. Sağıma döndüğüm zaman parmaklıklar üzerine abanmış bir Sudanlı gördüm. Kendi kendine Efendimize (s.a.v.) şunları söylüyordu:

 

_Nasıl ki; çöle güneş vurduğu zaman bağrı yanar, ben de senin hicranınla senelerce yandıkça yandım Ya Rasulullah! (s.a.v.) Senelerce arzu ettiğim halde, harem-i pakine gelip başımı ayaklarının dibine koymayı düşündüğüm halde, memleketim, evladı iyalim karşıma çıktı, bu ziyaretimi geciktirdi. Nihayet hepsini yıktım, çevremi terk ettim. Sudan diyarından ayrıldım. Tihame Çölü diye üç çölü teptim durdum. Senin çölün diye...

 

Senin çölünde gezerken burcu burcu senin kokunu duydum. Eğer senin kokun imdada yetişmeseydi ben bu yolu kat edemezdim Ya Rasulullah! (s.a.v.) Elli üç yaşına kadar senin hicranının azabını sinemde taşıdım, yanına geldiğim zaman şu başımı çarptığım demir kafes de nedir Ya Rasulullah! (s.a.v.)

 

Hâlâ vuslat olmayacak mı? Tihame Çölü'nü kat ettim gözlerime uyku girmedi. Arzu edersen yıldızlara sor. Sor ki şu üç aylık zaman içinde bu gözler bir kere uyudu mu? Uyumadı diyecekler Ya Rasulullah!(s.a.v.)  Derdimi geceye döktüm Ya Rasulullah! (s.a.v.) Nihayet huzuruna geldim.

 

Resulü Ekrem'in (s.a.v.) kabrinin parmaklıklarından tutan bu aşık, son sözlerini söylerken bitkinleşip, titremeye başldı. Akif anlatmaya devam eder:

 

Kısa bir sessizlikten sonra adam şöyle diyordu:

_Şu kadar mesafeyi geçip huzuruna geldim, bu hasta gönlümü bir daha ayakucundan ayırma Ya Rasulullah!(s.a.v.) Tahammülüm yoktur artık senin ayrılığına.

 

Sonra bir sessizlik oldu, bir “ah!” feryadı duydum. Döndüğüm zaman parmaklıkların dibine yıkılıp gitmişti. Sudanlı gözlerini kapatıyordu bu âleme. Birkaç dakika sonra da bir iki ölü yıkayıcısı ve bir iki taşıyıcı geldi. Cennetül Baki'ye kaldırdılar mübarek cenazesini. Fakat ruhu muhtemelen Ravda-i Tahire'nin parmaklıklarına takılıp kalmıştı. Resulullah'a (s.a.v.) yürekten aşık olan bu genç:

 

“Artık bu hasta gönlümü hak-i payinden ayırma Ya Rasulullah! (s.a.v.)” diyordu.

 

 

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : Ya Rasulallah!

30/8/2009 - Ya Rasulallah

Seni çok özledik, bizi bu çağa karşı dik tutan senin kokundur:

Yel essin Ya Rasullallah...

Kokun gelsin!

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

13/7/2009 - GÜNEŞİM


Canım Efendim!
Bizi sevdiklerinin arasına al...
Sensin sadece gönlümüzde olan
Ruhumuz her an Seni arar...



Medine’de bir
şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve peygamber aşığı bir kardeşimiz işin son günü sabah mesaisinde kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzere iken Resulullah’ın Ravzasında elektrik çarpması sonucu vefat etti ve Cennet’ul Baki’ye defnedildi.
Tabii ailesi mecburi istikamet Türkiye’ye döndü. O zaman 7 ya
şında olan oğlu bugün ortaokul öğrencisi. Kompozisyon dersi ödevi olarak bir makale yazmış ve birincilik almış. İşte o peygamber aşkını en derinden yaşayan bir yüreğin yansımaları...


B
İR SENİ GÜNEŞİM, BİR BABAMI, BİR DE TERLİKLERİMİ BIRAKMIŞTIM GELDİĞİM YERDE.


Bir ilkbahar gününde güller gibi kokan Medine’de dünyaya gözlerimi açmı
ştım. Doğduğum hastane senin Ravza’nın hemen yanı başında olduğu için, duyduğum ilk koku senin bahçenin gül kokuları olmuş.

Babam gelip de daha kula
ğıma ezan okumadan, kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş. Kırk günlük olduğumda ilk ziyaretimi de senin Hane-i Saadetine yapmışım. İlk adımlarımı senin Ravzan’daki mermerlerinde atmış, ve Rabbimle ilk buluşmamı, ilk secdemi senin mescidinde yapmışım. Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın. Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben. Belki seni çok tanımazdım ama sanki bana çok çok yakınmışsın gibi severdim seni. Senin evini her ziyarete gelişimizde seni görmesek bile senin varlığını hisseder, evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik.

Çocuklar evde sıkılınca babaları parka, e
ğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medine'de yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız sıkılmaz mıydı acaba hiç? Sanırım Medine'deki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı, çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik efendisi vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerine ayakkabı ile basamazdık. Yalınayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kim bilir, korkardık belki de bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun bu da bizim hoşumuza giderdi. Babama sormuştum bir seferinde:

-Babacı
ğım neden Medine bu kadar sıcak diye.

Babam da:

- Evladım Medine'de iki tane güne
ş var da ondan, derdi.

- Nasıl olur babacı
ğım, güneş bir tane değil mi? derdim.

Babam gülerek:

- Bak yavrum do
ğru, bütün dünyayı ısıtan bir güneş var ama bir de alemleri ısıtan ve aydınlatan güneş var. O güneş de Medine’de olunca sıcaklık iki kat oluyor.

Babamın bu cevabı ho
şuma giderdi ve ısınırdım. Gerçekten de ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu ama senin güneşin de, sıcaklığın da içimizi ısıtıyordu. Medine'den ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama içimiz bir türlü ısınamıyor. Çünkü güneşimizin en büyüğünü orada bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesine gidemiyordum artık. Gerçi ışığı ta buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravza'sında yalınayak koşmam lazımdı.

Evet, bahçende yürürken ezanlar okunurdu. Öyle güzel okur ki Medine müezzini ezanı, sanki Bilal-i Habe
şi okuyor sanırsınız. Namaz kılmak için mescide koştururduk, bilir bilmez. Babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütunların altından gelen soğuk havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam “incitmeyin sakın, onlar Ebu Hüreyre’ nin kedileri” derdi, biz de inanırdık. Senin mescidine kediler de girebilirdi. Sen çok iyi bir ev sahibiydin çünkü.

Çar
şamba günleri hep Uhud’a giderdik. Senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye, o bizim de amcamızdı. Kardeşlerimle Ayneyn tepesine çıkar oradan Uhud’da yatan yetmiş  şehide selam verirdik. Uhud dağına her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk. Uhud'da senin Ravza'nın kokusu gibi gül kokardı. Orası da ayrı bir gül bahçesi idi sanki.

İşte benim yedi senem ki en değerli en güzel yıllarım senin köyünde, senin gül bahçende, senin savaşğın yerlerde sanki yanımda sen varmışsın gibi seninle dopdolu geçti. Seni görmesem de seninle yaşamaya o kadar alışştım ki senin yanından ayrılırken sanki bir yanım, bir canım, bir parçam orada kalmıştı. Buraları bana gurbet oluverdi.

Elimde olsa hemen yanına ko
şar gelirim ama hep büyüyünce gidersin diyorlar. Ben sırf senin yanına gelebilmek için büyümek istiyorum. Senin yanına geldiğim zaman büyümüş bile olsam bahçendeki mermerlerde yalınayak dolaşacağım. Ta ki güneşin içimi ısıtana kadar. Senin hasretinden içim üşüyor. Belki hasretin herkesi yakar, beni de üşütüyor işte. Çünkü benim ruhum doğduğumdan beri senin sevginle ısınmaya alışkın.

Senin sıcaklı
ğına o kadar muhtacım ki. Ne olur ben sana gelemesem bile sen beni hiç bırakma. Işığınla gecelerimize nur ol. Sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver. Hani sana Medine'deyken komşuyduk ya, evlerimiz birbirine çok yakındı. Senin varlığın bize güven verirdi hep. Yine öyle ol, ara sıra da olsa evimizi şereflendiriver.

Hem benim adım Nebi, aynen seninki gibi. Bu ismi bana seni çok seven bir dostun koymu
ş. Diğer adım da Muhammed, yine senin gibi. Bu ismi de canım babacığım koymuş. Buraya gelirken senin köyünde bıraktığımız babacığım.

Sana benzeyen bir yanım daha var. Ben de senin gibi babasız büyüyorum. Ben çok
şanslıyım, sen bize asla yetimliğimizi hissettirmedin. Medine'den ayrıldığımızdan beri sanki sen hep yanıbaşımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan güvenle uyuyorum hep. Seni tanıdığım ve seni sevdiğim için Rabbime binlerce kez teşekkür ederim.

Babam senin köyünde kalmı
ştı. Biz babamın cenazesini gömerken abimin terlikleri babamın kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım. Çünkü abimin terlikleri hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyaret edişimizde bende kimse görmeden terliğimi babamın kabri üstüne gömüverdim. İşte şimdi benim terliğim de hep babamla kalacaktı.

Evet demi
ştim ya bir güneşimi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam ve terliklerim hep o oradaydı, gelemezlerdi. Ama güneşim hep yanımızdaydı. Yetimlerin efendisi, yetimlerini hiç ışıksız bırakır mı? Dünyanın bir ucuna gitmiş olsaydık bizi bırakmayacağını biliyordum.

Gözümüz gönlümüz seninle aydınlanır efendim. Ruhumuz, içimiz sıcaklı
ğınla ısınır.
Bir gün sana geli
şim geç bile olsa, bana gül bahçesinin mermerlerinde yalın ayak koşmak nasip et. Ta ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun.
Terliklerimi bıraktı
ğım o güzel mabet son durağım olsun...

MUHAMMED NEB
İ DOĞANAY

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : Peygamberim

11/6/2009 - Ahlakı Mükemmel Efendimiz

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : resim

18/5/2009 - Düştün Gönlüme

Kuru toprağa düşen yağmur gibi düştün gönlüme…

Hani rahmandan bir:

“Üzülme her kışın bir baharı var, yeniden yeşerecek yeniden çiçek açacaksın”

 mesajı taşır gibi düşer ya, her yağmur tanesi…

İşte öyle bir ümit mesajı getirdin ölümlerle ayrılıklarla hastalılarla malum üstüne

 

Sen varsın diye varlıları var eden,

Senin ebediyet duanı kabul etmez olur mu hiç!

 

Ey göklerde adı her dem anılan nebi!

Ey kulluğu ile ebediyetin varlığına sebep olan rasul!

 

Işığın zerreleri adedince selam olsun sana…

Konuşulmuş kelimelerin harfleri adedince selam olsun sana…

Ya Rasulallah! Şefaat eyle Allah aşkına…

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : Efendim

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Allahım! Perîşan kalbime hayat, karışmış aklıma istikâmet ver…

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss

Kategoriler

Etiket Bulutu

sema alem muhabbet Mevlana Şems etme Dünya adam olmak el Cebbar kader gönül gül ölüm yok aşıklar Hayat mektep ağaçlar hep kahır cem karaca bağlanmayacaksın can yücel

Arkadaşlarım

abdullaheren
vaktivisal
Blogcu Yardım
ayvenur ...
dilsizmutercim
suudiden
chamdali
mutluhayat
safakkk
gonulargumanlarim
xeo
Dr. Ahmet Emin Seyhan
canesma
sevimsaplar
kaderle
yasar ceylan
hayyalelfelah
mimney
esmalale
uyanangenclik
debuokyanus
mezarbek
huzursokagisohbet
MÜREKKEP LEKESİ
gercekyolislam
kurantevhidsunnet
tanrimisafirlerim
sewqican
salim ...
YEMEK SEFASI
melihhami
carpe
CAN RECEP ASLAN
maneviiklim
ebu derda
mervevural
gulaysenur
sedda