gönül mevsimi

17/10/2009 - İnsanız biz abi! Ne olur bizi unutmayın...

Kategori: Gunlugum
http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=211460

(bu videoyu izlediğim an benim tükendiğim an oldu, insanlığımdan utandığım an...)

Allahım!
Her şeyin sahibi olan Allahım!
Bu çocuklara yardım edebilmemiz için bize güç ver, akıl ver
Kurban olurum sen koru bu çocukları Ya Rabbi!
Yardım et ne olur
Sahipsizlerin sahibi Sensin
Sadece kendini düşünen insan mıdır?
Utanıyorum insanlığımdan...
Hiç bir hayvan kendi nesline bu kadar zarar vermez
Ne hale gelmiş bu çocuklar
Utanıyorum kendimden Ya Rabbi!
Yarın mahşerde bize insanlığımızı soruduğun zaman
Mahcup etme ne olur Ya Rabbi
Mahcup etme...

İnsanız biz abi diyor
İnsanız biz
Evet insansınız yavrum
Belki de gerçek insanlar sizsiniz
Ama biz insan değiliz...
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : sokak çocukları

23/9/2009 - Amcaoğlu Amcakızı

Kategori: Gunlugum

Amcaoğlu Amcakızı

 

Bu gün hem üzüldüm, hem sevindim; hem şaşırdım, hem acizliğimi hissettim

 

Fetva nöbetine giderken serviste radyo açıldı; gönlümden dedim: “ ne çıkarsa senin olsun, senin alametin olsun”

Neşet Ertaş’ın türküsü çalıyor, ben son bölümüne yetişmişim.

Dost elinden gel olmazsa varılmaz
Rızasız bahçenin gülü derilmez
Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez
Gönülden gönüle yol gizli gizli

 

Gazeteden gönlüme neşe veren bir röportaj okudum.

Sibel Eraslan ile, yazacağı Hz. Hatice konulu eserle ilgili yapılan bir röportajdı bu…

“Hz. Hatice’yi hissederek yazabilmek için Mekke’ye gidip bir süre kalmayı düşünüyorum” demiş. Tabiî ki bu arada eserini oluşturmadan önce ön çalışmalara da başlamış.

Benim hoşuma giden kısım ön çalışmalarında edindiği bilgiler…

Doğrusu İlahiyat fakültesinde Siyer okuduk, hem de çok teferruatlı okuduk lakin Hz. Hatice’nin Efendimize “amcaoğlu” diye hitap ettiğini bilmiyordum. Efendimizin de ona “amcakızı” dediğini…

“Amcaoğlu”, “amcakızı”

Birbirlerine çoğunlukla hitap tarzları bu imiş...

Arkadaş gibi, dost gibi, yar gibi iki eş

Birinci kuşaktan amca çocukları değiller. Çok çok eski zamanın bir bölümünde büyük büyük, büyük dedeleri kardeşmiş. Çok eskilere dayanıyor akrabalıkları, öyle ki artık uzak akraba olmuşlar bile diyebiliriz.

Yine de “amcaoğlu”, “amcakızı”

 

 

Üzüldüğüm olay saat 15:00 dan sonra oldu. Kırklı yaşlarda bir arkadaşımız birden bire fenalaştı, acil Haseki hastanesine yetiştirildi. Allah’tan hacıların aşı zamanı da; aşıya alerjik reaksiyon gösterebilecek hacı adayları için İstanbul il müftülüğünde bir ambulans hazır bekletiliyor. Hemen ambulansla götürüldü. Beyin kanaması geçiriyormuş, yoğun bakıma almışlar, son durumu öğrenemedik.

 

Öyle güzel aciz olduğumuzu hissettik ki; bir saniye sonra başımıza ne geleceğini bilmeden küstahça yaşıyoruz. Her şey bir anda bitebiliyor.

 

Dönüşte serviste radyo tekrar açıldı yine Neşet Ertaş’ın bir başka türküsü:

 

Cahildim dünyanın rengine kandım
Hayale aldandım bo
ş
una yandım
Seni ilelebet benimsin sandım
Ölürüm sevdi
ğ
im zehirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin

Sözüm yok
şu benden kırıldığ
ına
Gidip ba
şka dala sarıldığ
ıma
Gönülüm inanmıyor ayrıldı
ğ
ına
Gözya
ş
ım sen oldun kahirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin

Garibim can yıkıp gönül kırmadım
Senden ayrı ben bir mekan kurmadım
Daha bir gönüle ikrar vermedim
Batınım sen oldun zahirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin

 

Bu kez “amcaoğlu” ve “amcakızı” nı düşünerek dinledim…


 

 

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : Amcaoğlu amcakızı

30/6/2009 - ÖLÜMÜN YÜZÜ SOĞUK

Kategori: Gunlugum

ÖLÜMÜN YÜZÜ SOĞUK           

            İstanbul’a tayinle geldiğimiz ilk sene mahallemiz sakinlerinden yaşlıca bir hanım hastalanmış gece yarısı ambulans gelmişti mahalleye… Ambulansın o yakıcı seni uykumuzu delip geçmiş hepimizi pencerelere dökmüştü. Tek işittiğim o yaşlı hanımın: “ ölmek istemiyorum, beni kurtarın, lütfen ölmek istemiyorum.” sözleri idi. Ürperdim. Gencecik komşu kızımız cam silerken kolunu kötü kesmişti; kendisini hastaneye götüren babasına yalvarıyordu: “ baba lütfen beni kurtarın, ölmek istemiyorum, çok kan kaybettim.” Daha bir gün evvel bir belgesel de aslanın parçalamak için boynundan yakaladığı ceylanın sessizliğini, teslimiyetini görmüş hayvanın sabrına hayran olmuştum…

            “Ölümün yüzü soğuktur” derdi büyüklerimiz…

            Soğuk…

            Bana göre eksik…

            “Yaz mevsimi fakir dostudur ama kış öyle mi ya; zengin dostu” derdi büyüklerimiz. O zaman ölümün dostları olabilir mi?

           Konya’da çok yaşlı bir komşumuz: “ ölüm temizlik yavrum, güzellik; yeter ki sıralı ölüm olsun. Ölüm bize lazım, ben onu dört gözle bekliyorum” derdi de ben şaşardım…

           Sıralısı, sırasızı…

           Babaannem ağlardı babamın ardından: “ sıra bendeydi Osmanım! Sıra bendeydi vakitsiz gittin!”

           Sıra babaannemdeymiş demek.

           Ölüm hastalığa, sağğa; gençliğe, yaşlılığa bakar mıydı ki? O bildiğini işler de fikrimizi sorar mıydı? Sıradan anlar mıydı? Gözyaşını bilir miydi?

           Kardeşim arayıp, bitkin bir sesle beni istemiş. Annemin sesi ile gözümü açtım: “Fatma koş, kardeşin çağırıyor. Sesi iyi değil.”

Obruk İlköğretim okulunda birlikte görev yaptıkları, yaşıtları, öğretmen arkadaşları umreden dönen eşini hava alanından almak için iki çocuğu ile giderken trafik kazası yapmış, 35 yaşında kendisi, 12 yaşında kızı ve 7 yaşında oğlu vefat etmişler. Kadıncağız umrede iken daha bir gün evvel eşine ve çocuklarına: “ sizi çok özledim gelince doyasıya kucaklayacağım” demiş. Kardeşim hem anlatıyor, hem ağlıyor. Bütün öğretmen arkadaşları cenazeyi almaya gitmişler.

           Konuştuk epeyce kardeşimle… Aklıma bu yıl aynı şekilde trafik kazası ile vefat eden öğrencim ve üniversiteden sıra arkadaşım geldi. Zehra Aygeç öğrencimdi. Akait ve Kişisel Gelişim derslerine giriyordum. Normalde öğrencilerimin kendilerini tanıttıkları yazılar yazmalarını istemem. İlk kez Zehraların sınıfından istemiştim. “Bana kendinizi anlatın. Neleri seversiniz. Nelerden korkarsınız. Hayattan beklentileriniz nelerdir? İnsanlara nasıl yaklaşırsınız? Evlilik deyince aklınıza ne gelir? Hedefleriniz nelerdir?” Hepsi yazmış vermişlerdi, Zehra’dan çok zor alabilmiştim. “Hocam beni yazılarımla tanıyamazsınız, beni tanımak için yaşamanız lazım” demişti. Neyse ki ikna olup bir buçuk sayfa kadar aklına ne geliyorsa yazmıştı. Onlara baktım kardeşimle konuştuktan sonra. Epeyce hayalleri varmış. Yapmak istedikleri… Okudum, birkaç kez…

            Nuray Çırak üniversiteden sıra arkadaşımdı. Manisa Somalı. Harika birisi idi. Zeki, çok okuyan, entelektüel, birikimli, oldukça doğal, sempatik, sevecen birisi idi… Batman da öğretmenken meslektaşı ile evlenmiş ve Balıkesir’e yerleşmişlerdi. Bir de oğlu olmuştu. Çok tatlı bir çocuk… MSN de oğlunun resmi vardı. Yaz tatilinde eşi ile trafik kazası geçirmişler; Nuray oğlu ile birlikte vefat etmişti. Haberi Adıyaman vaizi sınıf arkadaşım Ayten’den öğrenmiştim.

             Ölüm herkese eşit uzaklıkta…

             Ne bebek dinler, ne genç…

            O, son an, kulun en aciz olduğu an… Sevdiğini kaçıramazsın ölümün elinden, hiçbir şeye engel olamazsın. “Gitme, beni bırakma” desek; kim dinler? “Beni bırakmayın” diye yalvarsa; kim duyar?  Acizliğimizi en güzel ölümle hissederiz. Aciziz! Biçareyiz! Zavallıyız!

            Yaşlı teyze hastaneden dönmedi. Zincirlikuyu’ya gitti… Genç kızımız daha şanslıydı? Şans nedir? Gerçi hala onu da çözemem ya! Umrede olup da eşi ve çocukları ile birlikte ölmeyen hanım mı? Nuray ve çocuğu ile birlikte ölmeyen eşi mi? Zehra’nın annesi ve kendisinden başka arabada olup da vefat etmeyen diğer aile fertleri mi? Kim şanslı?

             Kardeşimle şunları tekrarladık birbirimize:  

            “Allah’tan başka kimseye bağımlı olmamalı! Bağımlılık kaybetme ihtimalini kaldıramaz.”

            “Eşimizin de, çocuklarımızın da sahibi biz değiliz; bir gün elimizden alınıverirler, hiçbir şey söyleyemeyiz.”  

            “Bu dünyada aslında hiçbir şeye sahip değiliz, sahip olduğunu zanneden; dünyanın oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu unutup da her şeyi ciddiye alan zavallılarız sadece”  

          

 

            “Ölümün yüzü soğuk!” doğru da bir eksiklik var… Bir şey eksik sanki!     Bulamıyorum…

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : ÖLÜM

19/1/2009 - ŞOFÖR OTOBÜS YANIYOR

Kategori: Gunlugum

ŞOFÖR OTOBÜS YANIYOR

           

            Gönlümün başköşesine hüzün yine yerleşti. Bazen sebebini bilemeden hüzünlenirim, sebebi belli bu kez… Hüznün çok ince, çok besleyici, çok narin olduğunu, gamdan daha güzel ve gerekli olduğunu bilirim bilmesine de baş edemezsem; “değmen benim gamlı yaslı gönlüme…”  der dururum, hem gündüz, hem de gece…

            Tüm bu duygular beni sarmalamışken uyuyamayıp, sabaha karşı 6:30 sularında ancak gözümü kapatan ben 8:00 da açmak zorundaydım, zira başkanlığın bugün için planlamış olduğu Fatih müftülüğünde yapılacak toplantıya katılmak zorundayım.

            Sabah sabah içimde gizli bir sesin: “ hadi acele et! Çabuk ol geç kalacaksın!” çağrıları ile ile garip bir telaş… Normalde katılacağım her programa son anda, bazen de gecikerek yetişme adeti olan ben, süratle hazırlanıp, kendimi dışarı attım. Otobüs geldi, bindim. Otobüsümüz, içinde cep telefonunun çalışması yasak olan şu son modellerden. Otobüsümüz on dakika kadar seyrettikten  sonra arka koltukta oturanların: “Kaptan motor alev aldı, aç kapıları!” diye ön tarafa doğru koşuşturması ile irkildim. Rüyada mı idim nedir; dumanı o sesle hissettim. Kesif, zehir gibi bir şey…      - Değil mi idi; ben bu dalgınlıklarla az kaza yapmadım. Alem değiştiriyorum mubarek; araba çarpınca dünyaya dönüyorum, dönmesine de hasar büyük oluyor.-

            Fındıklı’da şoför arabayı durdurdu; ama otobüs ahalisi can hıraş: “aç kapıları” diye bağırarak kapılara hücum etmiş, çıkmak için uğraşıyor. Şoför de ben gibi dalgın mı idi bilmem, uyanıp uyanmamak arasında asılı kalıp da, ne o tarafa ne bu tarafa geçemeyen vardır ya; bizim şoför de o hesap; bekler öyle… Sesler yükseldi. Ben de tık yok. Sadece kapıların açılmasını bekliyorum. Açtı sağ olsun. Bir anda otobüsün ateş topu olacağını kurgulamış olmaktan ya da çok aksiyon filmi seyrettiğimizden midir nedir, herkes otobüsün uzağına attı kendini. Sonra erkekler şoförle birlikte motora bakmak için otobüsün arkasına hücum ettiler. Hanımlar hala uzakta. İşin garibi ben de motora bakıp; neden duman çıkmış öğrenmek istiyorum, motora bakıp durumu tespit etme endişesi olan hiç hanım olmadığından çekinmekle birlikte, merakımı yenemeyip, attım kendimi motorun yanına… Motordan anlamam ama bir yerlerde elektrik aksamı şase yapmış, yani öyle konuşuyorlardı. Aklıma doksanlı yılların sonlarına doğru yolcuların çoğunluğu öğrenciler olan, Kayseri’den Konya’ya gelen otobüs kazası geldi.Otobüs alev topu olmuştu bir anda, sistem kapıları kilitlediği için çekiçle pencereleri kırmak isteseler de başarılı olamamış, hepsi diri diri yanmıştı. Konya’da çok büyük bir matem olmuştu, o dönemler… Hemen hatırlıyorum; dönemler Candan Erçetin’in: “dünya da ölümden başkası yalan” isimli şarkısının çok sevilip, her yerde dinlendiği zamanlar

           Şoför kapıları açmakta tereddüt edince birden bire beynim o kazayı ve o şarkıyı hatırladı. Çok enteresan bir düşünme mekanizmamız var. Her şeyi ama her şeyi beynimiz depoluyor, köşelere bucaklara gizliyor, zamanı gelince ya da şartlar olgunlaşınca depodan anında çıkarıp gözlerimizin önüne sunuyor. Tabi tüm bunlar saniyenin onda birinde oluyor. Gizli bir gücün neden çabuk evden çık dediğini, neden acele ettiğimi de hatırlıyorum o anda. Çünkü olay anında otobüste olmam irade buyrulmuş ve ben kaza yerine koşar adımlarla gidiyorum. Bilmiyorum ki başıma gelecekleri; ne yazılmışsa o an için, oyun sergilenmeye başlamış, ben de itiraz etmesi mümkün bile olmayan oyuncuyum. Hani vardır ya hayatımızda hiç müdahale edemediğimiz durumlar; işte onlardan…

            Duygusal değişimlerimiz an meselesi, yaşadığımız olayın şiddeti ile doğru orantılı olarak hemen şekil değiştiriyor. Hani nerde benim hüznüm. Şaşkınlık, yoğunlukta olan duygularıma, “nedir bu işin hikmeti” düşüncesiyle bir de merak eklendi. Tüm bunları toplantıya yetişmek endişesi ile bindiğim takside düşünüyorum. Şoför soruyor: “ ne olmuş otobüse?” “Kısa devre olmuş.” Diyorum. Benim merakım şu: “Bu kısa devrenin oluşturduğu ateş, yakıt deposuna ulaşır da otobüs alev alabilir mi?” idi. Soruyorum da şoföre: “mümkün mü?” “Hayatta mümkün olmayan hiçbir şey yoktur, nice olmazların olduğunu gördüm, mümkün değil dediklerimin mümkün olduğunu gördüm, milyonda bir denilen ihtimallerin gerçekleştiğini gördüm, Allah c.c. için olmaz diye hiçbir şeyin olmadığını gördüm.” Demez mi! Al işte yine irfan ehli bir şoför daha…  O’nun iradesinin yanında ateş “yakarım” iddiasında bulunamaz, eğer o yüce kudret: “serin ve selametli ol” diye emretmişse… O’nun iradesinin yanında deniz içine giren atlıları boğamaz; eğer: “ortadan ayrıl ve benim kullarıma yol ver” diye emretmişse… Kimya, Fizik kuralları da neymiş O’nun iradesinin yanında. Sünnetullah O’na ait değil mi zaten?

           Kurban olduğum Mevlam; bildiğim şeyleri bana bizzat yaşatarak teyit ettiriyor ya! En sonunda hep: “la havle vela guvvete illa billah” diyorum ya! Yine mest oldum. O an hayret ve hayranlık duygularını bir arada yaşıyorum. Lakin, uzun sürmüyor heyhat! Bu gün ve ne zamana kadar süreceğini bilemediğim zaman dilimi için, ev sahibi olan duygum hüzün… Diğerleri misafir duygular…

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : HAYAT

24/7/2008 - ÇOCUKLARIMIZLA ATLARA BİNİYORDUK

Kategori: Gunlugum

ÇOCUKLARIMIZLA ATLARA BİNİYORDUK

 

      Babam vefat ettiğinde sadece altı kardeştik. Bu gün bakıyorum da çoluk çocuk, nüfus epeyce artmış. Benim ilgilendiğim kısım yeğenlerim. Çok güzel bir hafta geçirdim onlarla…

      Kim demiş ki çocuk hiçbir şeydir

      Çocuk belki her şeydir.

      Hayatımızın en temiz, en masum, en bakir tarafı çocuklarımız. Şunu da kesinlikle öğrenmiş bulunuyorum ki en büyük terapi çocuklarla yapılıyor. Gerçi onlarla cinnet geçirmekte mümkün ama; beni terapi tarafı daha çok etkiledi. Çok gürültülüler, çok hareketliler, bitmez tükenmez bir yaşam enerjileri var. Tempolarına yetişmek mümkün değil ama onlarla olmak dünyanın en tatlı şeyi.

      Beni kızımla birlikte tam on bir taneler. Yedi erkek, dört kız… Yirmili yaşlardan, üç yaşında olana kadar dizi diziler maşallah…

      Onlarla bir arada iken aklıma hep Rasulullah Efendimizin torunları ile Medine çocukları ile yaşadıkları geliyor. Sırtına binen torunlarından, namazda iken boynuna sarılanlarına kadar… Sokakta şakacıktan esir alanlardan, sofrasına oturan onunla yemek yiyen bir çok şeyi Efendimizden öğrenen sahabe çocuklarına kadar…. Hayat yaşanarak öğrenilir, anlatılarak değil. Hayat yaşatarak öğretilir, anlatılarak zor…

      Hepimiz aynı ana babanın çocukları olduğumuz halde hiç birimizin huyu birimize benzemezken on bir çocuğun huyu hiç birimize benzemiyor. Zenginlik üstüne zenginlik… Çok hassas olanı da var. Vurdumduymaz olanı da… Çok konuşkanı da var, susup alan kontrolü yapanı da… Pervasızı da var, siyasetli olanı da… Ama hepsi birbirinden değerli çocuklar. İyi ki hiç biri birbirine benzemiyor. Ortak tek huyları var o da kıskançlık. Sevdiklerini kimse ile paylaşmak istemiyorlar.

      _Teyze en çok beni seviyorsun değil mi?

      _Hepinizi seviyorum kuzum

      _Aşkolsun teyze Osman’ı daha çok seviyorsun, gördüm onunla daha çok ilgileniyordun. Onunla çarşıya gitmişsin öyle mi?

      _Yavrum annesi ile birlikte gittik. Bırakacak kimse olmayınca o da bizimle geldi.

 

      Farklı bir zaman diliminde     

      _Teyzeciğim ne olur bugün bizde kalın lütfen! En çok Ömerlerde kalmışsınız. Ben biliyorum.

      Aklıma Cahit Zarifoğlu’nun ‘Kıskançlık’ şiiri gelir onları böyle görünce:

      ‘Tut elimden attaya gidelim

      Sabah akşam yanak yanak yapalım

      En çok beni sev, bana yavrum de, benimle oyna

      En güzel çocuk benim, anla…’  

      Evimizde bir gün bile kalamadım.İki yeğen sünnet olunca gitmemek mümkün değil. İyi de olmuş memleketim Konya’ya geldiğim… Niğde’den, İzmir’den, İstanbul’dan, Mersin’den tüm kardeşler bir araya toplandık. Birbirimizin derdi ile dertlendik, sevinci ile neşelendik. Hepimiz için büyük bir doping, büyük bir terapi oldu doğrusu… Aileden uzaklarda tatil beldelerinde güya arkadaşlarla yapılan tatiller, kişiyi ne dinlendirir, ne de Allah’ın rızası dahilindedir. Senede sadece bir ay olan bu çalışma molası vesilesi ile sıla-i Rahim gerçekleşiyor. Herkes birbirinden haberdar oluyor, yaralar sarılmaya çalışılıyor, çareler aranıyor.Gece üçlere kadar süren kardeş sohbetleri yapılıyor. İstisnasız üç… Daha erkeni, vaki olmadı… Eski yad ediliyor. Çocuklarımız, nasıl çocuk olduğumuzu bizden öğreniyorlar, dedelerini, ninelerini, dayılarını, teyzelerinin çocukluklarını, nasıl oyunlar oynadığımızı nasıl kavgalar ettiğimizi, nasıl birbirimizi koruduğumuzu, nasıl: ‘bir elin nesi var iki elin sesi var’ı  bizden öğreniyorlar. Bol gülmeli, neşeli, sevdiğimiz türkülerin,şarkıların

söylendiği: ‘Hani babamın çok sevdiği bir şarkısı vardı, bir hatırlatın da onu söyleyelim ne olur?’, diyerek başlanan fasıllar, anılarımızın anlatıldığı harika saatler geçiriliyor doğrusu.

            Benim en nefret ettiğim kısım; çarşı, pazar, alışveriş gezmesidir. Evde oturmaya hasret kalmışım

      ‘Değmen benim gamlı yaslı gönlüme’ diyorum da; bu sözüm yirmili yaşlardaki yeğenlerime pek sökmüyor. ‘Hadi teyze, lütfen teyze, şuraya gidelim teyze, şunu yapalım teyze…’ Uzayıp gidiyor. Onlarla çok daha felsefi, çok daha bilimsel sohbetler yapıyoruz. Eniştelerin hepsi eğitimci, ‘çocuk eğitimine’ yönelik sohbetler yapıyoruz. Herkes eğitim tecrübelerini anlatıyor. Birbirimiz için tecrübeye yönelik, denenme ihtimali yüksek değerlendirmeler oluyor. Erkek kardeşim aşırı disiplin yanlısı, çünkü liseli erkek öğrencileri okutuyor; kız kardeşlerim daha yumuşak ama denetimi elen bırakmamaktan yana… Bazen sesler yükselse de kimse kimseyi kırmıyor.

      _Boğazımız kurudu abla çay yok mu?

      _Hani daha karpuz kesmediniz!

      _Hadi yeğenim buz gibi bir su getir, bu ablam benim dilimi damağımı kuruttu…

      Annemin güzellemesi oldu artık ne zaman konuşmaya başlasak: ‘Aferin yavrum leyleğin ömrü lak lak ile geçermiş. Devam edin.’ Bence bu uyarı: ‘Yeter bitirin’ uyarısı değil, anne babalara mahsus: ‘denetim bende’ işareti…

      Hele bir de yeğenlerimin sünneti söz konusu olunca anne ve baba tarafımızdan bir çok akrabayı bir arada görmek fırsatımız oldu. Ölenler, evlenenler, çocuğu olanlar, askere gidenler… Hayat her an hareket halinde, her an değişim, devinim dönüşüm halinde…

      Bende yirmisinden, on altısından, on ikisinden, onundan sekizine, dört yaşından, üç yaşına kadar bir yeğen kitlesi olduğu için harika bir iletişim deneyimi yaşadım. Herkesle anlayacağı dilden konuşmak zorundasınız, onlu yaşlar ile üçlü yaşların anlam dili çok farklı. Biri soyuttan anlamaz, somuttan anlar; biri çok esprilidir, Avrupa Yakası dilinden konuşur; bir kısmı çok edebidir, kelimeleri eleştirir: ‘o kelime oraya olmadı, lütfen değiştirir misiniz?’

      _Emrin olur gülüm baş üstüne… İşte tam bu modda uyum ve ahenk içinde! Günlerimiz geçmekte…

      Çocuklarla iletişime dair yine güzel bir Cahit Zarifoğlu şiiri var…

      Kolay mı çocukla konuşmak

      Otur dersin; ‘Hayır’der

      Çıra dersin; ‘çamur’der

      Çiçek dersin; ‘yaprak’der

            Bulut dersin; ‘yağmur’der

      Ders dersin; ‘küstüm’der

      Seni seni dersin; ‘yapma’ der

      Oysa kolay çocukla konuşmak

            Masal de bak

      ‘Evet’ der

Cahit Zarifoğlu ‘Anlamak’ isimli şiirinde de:

      Bazen anlıyorum, bazen anlamıyorum

      Annemi, babamı, ninemi

      Annem şöyle der, göstererek beni:

      _Cin gibi maşallah…

      Cin ne demek? Gibi ne demek?

      Babam diyor ki bana bakarak:

           _Altını üstüne getirmiş evin

      Hiç yapabilir miyim dediklerini tek başıma?

      Ninemse der bana:

      _Topaç gibi

      Bir dedem açık insan, pek de zeki

      Dilinden bal akar

      Attaya gidelim der

      Al sana şeker der

      Göz kırpar, okşar, sever

      Bir de gıdıklar

      Dedemi çok anlıyorum’

      Kardeş birlikteliklerinin bana göre en önemli tarafı da çözülemeyen ebeveyn çocuk problemlerine ‘nöbetçi mahkeme’vari acil çözümler üreterek, birbirimizin çocuğuna şefaatçi olmamız. Bu durum bulunmaz bir fırsat… Problemli konu her nasılsa açılıyor, anne de çocuk ta fikirlerini söylüyor, yüksek jüri; yani teyzeler ve dayıdan oluşan jüri çok ama çok objektif! Çareler üretiyoruz. Genel de ebevnin itibarı sarsılmadan, çocuğa nefes aldırmaktan başka bir şey değil yaptığımız… Bazen konu ikili görüşmeler şeklinde, gezinti esnasında bazen de gençler ile bir arada iken hallediliyor. Çocuğuna nefes aldırmayanlara yaptırımı var mıdır yok mudur bilinmez ama bana göre evladını kaybetmek istemeyen herkes için nasihat geçerliliğini asla kaybetmez. Biz büyükler olduğumuz için çocuk eğitiminde biraz daha tecrübeliyiz hani ya acemilere: ‘öyle değil de şöyle yapmayı hiç denedin mi?’ gibi söylemlerimiz dikkate alınıyor; alınıyordur inşallah… Bir hafta içinde konuşulmadık pek konu kalmadı desek yeridir. Okunan kitaplar, makaleler, kavramlar tartışılıyor.

      Mevlana ve Şems’e gidemedim, bir türlü fırsat olmadı. Son iki günümü onlara ayırmak en çok isteğim. Boşaldık, manen dolmaya ihtiyacımız var. Dostlar arası ziyaret, gönül köprüsü kurmak lazım. Dostluk amentüsünü tazelemek, gönül pınarını coşturmak lazım… Hasılı dolmak lazım…

      ‘Baki kalan gök kubbede

      Bir hoş seda imiş’

           Anılarımız hep sözler üzerine, birliktelikler üzerine değil mi?

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : YAZ TATİLİ

24/5/2008 - ELAZIĞ HATIRALARI

Kategori: Gunlugum

LOKMAN TASALI’DAN RUHA DOKUNAN HATIRALAR 

       Görev icabı Elazığ’da bulunmam hasebi ile çok harika insanlara rastladım ve Elazığ’ın insanını çok sevdim.  Elazığ’da komşuluk ilişkilerinin mükemmelliğini anlatan bu hikayeyi, kendisi ile tanışma şerefine eriştiğim, Elazığ’ın değerli şairlerinden, değerli musikişinaslarından, gönül ehli aşk adamı, emekli Albay Lokman Tasalı’dan dinledim. Seksen yaşında koca bir çınar olan değerli büyüğümüz bu olaya bizzat şahit olmuş.

Elazığ’da bir Ermeni evini satmak ister. Alıcının birisi ev fiyatlarından anlayan birisi ile Ermeni’nin kapısını çalar. Sorar Ermeni’ye:

_  Kaç lira istiyorsun?

_ On lira der.

Hemen ev fiyatlarından anlayan atılır:

_ Olur mu hiç? Bu evin değeri altı liradır, nereden çıktı on lira?

Ermeni’nin cevabı çok hoş:

_Haklısın altı lira eder ama sağdaki komşum iki lira, soldaki komşum da iki liradır. O kadar değerli komşuyu bulabileceksen git başka yerden ev ara.

          Üstadın bu konuya dair son sözü şu idi:

_İşte biz öyle bir milletiz ki; her kesimden insan ile onların gönüllerinde iz bırakacak komşuluklar yapmışız.

Yine Üstat Lokman Tasalı’nın Elazığ’da şahit olduğu ikinci bir olay da şu. Üstat, dar bir yoldan geçmektedir ve ilerlerken, iki ihtiyarı takip eden bir arabayı görür ve sorar:

_ Öğrenebilir miyim, neden bu iki ihtiyarın peşi sıra çok ağır araba sürüyorsunuz, yoksa onları mı takip ediyorsunuz?

Cevap harika

_ Hayır, takip etmiyor, onların yürüyüp de bu yolu bitirmelerini bekliyorum. Eğer korna çalacak olsam şimdi ikisi de korkup, sıçrayacaklar. Ben onların korkmamaları için yavaş gidiyorum.

 

Bağlantı :: Etiketler : LOKMAN TASALI

28/3/2008 - KALBİM YİNE ÜZGÜN SENİ ANDI DA DERİNDEN

Kategori: Gunlugum

 KALBİM YİNE ÜZGÜN SENİ ANDI DA DERİNDEN

 

Kalbim yine üzgün seni andı da derinden

Geçti yine dün eski hazan bahçelerinden

Üzgün ve kırılmış gibi en ince yerinden

Geçti yine dün eski hazan bahçelerinden

 

Senden boşalan bağrıma göz yaşları dolmuş!
Gördüm ki, yazın bastığımız otları solmuş.
Son demde bu mevsim gibi benzim de kül olmuş
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden


          Yahya Kemal’in bu şiiri ile başladı Şubat ayı konserine Cemal Reşit Ren Kon. Salonunda, Ahmet Özhan… Bu gecenin özelliği Yahya Kemal ait olan ve özellikle Münir Nurettin tarafından bestelenen şarkılarla dahi şairi anmaktı.

           Konser, ruh dünyamızda harika bir seyre, gönül dünyamızda ise kapanmaya yüz tutmuş pencerelerimizin tekrar açılıp, içeriye aşk ve güzelliklere dair en naif esintilerin girmesine sebep oldu. Sanat dediğimiz; insanın ruhi boyutunun, gönül boyutunun nakış nakış işlendiği, bu eserlerin, insanın insan olarak kalmasında ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hissettik. Sanatın en güzel dallarından şiir ve musikinin birbirini ne kadar çok beslediğini ve birbiri ile ne kadar mükemmel olduğunu tekrar keşfettik.

            Yahya Kemal’in gönlünden taşan, Münir Nurettin’le nağme kazanan eşsiz eserlerden bir kaçı şunlardı…

 

Hâfız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

Yeniden hergün açarmış kanayan rengiyle,

Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

Eski Şiraz'ı hayâl ettiren âhengiyle.

             

Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter,

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

. . . . . . .

   

Sana dün bir tepeden baktım azîz İstanbul!

Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.

Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!

Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer

Nice revnaklı şehirler görünür dünyâda,

Lâkin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.

Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rü'yâda

Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

 

. . . . .

 

Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç;

Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç!

Cihâna bir daha gelmek hayâl edilse bile,

Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.

Geniş kanatları boşlukta simsiyâh açılan

Ve arkasından güneş doğmıyan büyük kapıdan

Geçince başlıyacak bitmeyen sükûnlu gece.

Gurûba karşı bu son bahçelerde, keyfince,

Ya şevk içinde harâb ol, ya aşk içinde gönül!

Ya lâle açmalıdır göğsümüzde yâhud gül.

. . . . . .




        Ahmet Özhan’ın Yahya Kemal’in hayatına dair anlattığı bir hatıra ise ibret verici idi. Dönem kırklı yılların İstanbul’udur. Yahya Kemal sık sık Kalamış’ta Arnavut’un kahvesi denilen bahçe kahvesine uğrar. Arnavut, gramofon’da sadece Hafız-ı Şeyda Kömürcüzade’nin Hüzzam eserini çalmaktadır; başka plağı yoktur çünkü. Yine bir gün bahçeye uğradığında büyük dahi bir boşluk hisseder; plak susturulmuştur.  Sebebini öğrenir; Bahçeye uğrayan diğer müşteriler hep aynı eserin çalınmasından sıkılmış, varsa başka bir eser çalınmasını, yoksa bu plağın kaldırılmasını istemişlerdir. Yahya Kemal o eseri o kadar çok sever ki:

‘Sarınca ateş-i aşk ufk-u kainatımızı

Kömürcü Hafız’a vakfeyledik hayatımızı’ diyecektir bir şiirinde…

Şairin üzüldüğünü gören kahveci tekrar çalmak istese de Yahya Kemal: ‘Başkalarına gadr olmasın kaldır’ der. Zamanla müşteriler bahçenin o eserle bir anlam ifade ettiğini düşünürler ve tekrar çalınmaya başlanır Hafız Kömürcüzade’nin hüzzam eseri…

         Kırklı yıllarda bir bahçe kahvesinde çalınan bu eser ile şimdiki kahvelerimizin durumunu mukayese edince epeyce sosyo kültürel değişime uğradığımızı anlayıp hüzünleniyor insan...

             

 . . . . . .

Kandilli yüzerken uykularda

Mehtâbı sürükledik sularda...

Bir yoldu parıldayan, gümüşten,

Gittik...Bahs açmadık dönüşten.

Hulyâ tepeler, hayâl ağaçlar...

Durgun suda dinlenen yamaçlar...

Mevsim sonu öyle bir zaman ki

Gaaip bir mûsıkîydi sanki.

Gitmiş kaybolmuşuz uzakta,

Rü'yâ sona ermeden şafakta...

. . . . . . .

 

 

Rüya gibi bir yazdı. Yarattın hevesinle
Her anını, her rengini, her şi'rini hazdan.
Halâ doludur bahçeler en tatlı sesinle!
Bir gün, bir uzak hatıra özlersen o yazdan

Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:
Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;
Mehtap... iri güller... ve senin en güzel aksin...
Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde!
. . . . . .

Her güzel şey gibi konser de birden bitti. Gönüllerimize su gibi aktı hayat verdi. Bunun üzerine biz de Yahya Kemal’in dilinden derizki:


Dünyada ne ikbal ne servet dileriz
Hattâ ne de ukbâda saadet dileriz
Aşkın gül açan bülbül öten vaktinde
Yaranla tarab yâr ile vuslat dileriz.

 

 

 

 

 

 

 

Bağlantı :: Etiketler : AHMET ÖZHAN KONSERİ

22/1/2008 - AŞK KAYBOLMAK MIDIR KENDİNİ BULMAK MIDIR?

Kategori: Gunlugum

                                 AŞK KAYBOLMAK MIDIR KENDİNİ BULMAK MIDIR?           

 

             Öğrencilerimle Akait dersi yapıyoruz. Ders konumuz Vahiy. Bir öğrencim (kendisini çok severim Rabbim biliyor) bir soru sordu. Yeri değildi bu sorunun belki ama ders boyunca öğrencimi takip etmemden ben de uyanan duygu şu idi; öğrencim bu soruyu sorabilmek için kıvranıyor, yanlış anlaşılma endişesini de beraberinde taşıyordu. Hocam der demez atıldım.

_Efendim (bu kelimeyi kullanmak babam tarafından bizlere öğretilmiş, ismimizi çağırırlarsa ‘hı’ ya da ‘buyur’ değil biz de 'efendim' denir. Çok nezih bulurum bu sözcüğü sahabe birbirine Efendim diye hitap edermiş. Çünkü bu davranışı Allah Rasulünden öğrenmişler.)

_Yersiz bir soru ama kafamı çok karıştırıyor.

_Kafanı karıştırdığına göre önemli bir konu; dinliyorum. 

_Hocam! Aşk nedir? Kişinin kendisini kaybetmesi mi, yoksa bulması mı?

Hemen öğrencilerinden konuşmak isteyenler atılıyor.

Kaybetmesi...

Bulması...

Hayır önce kaybedip, sonra bulması

Her birinin cevabı da hoşuma gidiyor. Hele kaybedip, bulması denince...

_Gah eserim yeller gibi

              Gah tozarım yollar gibi

              Gah akarım seller gibi

              Gel gör beni aşk neyledi

Sizce bu sözleri Yunus hangi hislerle söylemiş olabilir? Öğrencilerim cevap veriyor.

_Hocam kendini fazla dağıtmış.

_Güzel demek ki dağıtmış. Dağıtmayı nasıl algılayayayım. Diye soruyorum.

_Bir kıvamda duramayan 'kaptan kaba giren mi' diyelim? 

_Öyle diyelim. Deyip devam ediyorum. Çaydanlıkta hepiniz su kaynatmışsınızdır. Su ateşin üzerine konunca belli bir süre sonra inilti sesine benzer bir ses gelir. Kaynamaya başladıktan sonra çaydanlığın kapağını bile oynatır kaynayan su, fokurtu sesi artar. Su taşmaya başlar, ateşi kısmazsanız ocağı söndürür. Ateşi kısmayalım, ocağın sönme tehlikesi de olmasın. Su ne durumda olur?

Hepsi bir ağızdan:

_Kaynaya kaynaya biter hocam. 

_Ortada su kaldı mı? Kalmadı. Şimdi sembollerle ifade ettiğimiz bu olaydaki kavramları yerlerine yerleştirelim. Aşk ateştir. Su ise gönlümüz, benliğimiz, bize dair her ne varsa O daha doğrusu. Aşk ateşi öyle bir şeydir ki; kişiyi tüketir bitirir, halden hale değiştirir. Su idi, hava oldu. Asl olan suyun dönüştüğü hava sevgilinin ta kendisidir. Denizler mutlak sevilen, tüm nehirler de sevgilidir demişti çok sevdiğim birisi. Güneş ve rüzgar tüm sevgilileri en sonunda denizde birleştirir.  Aşk en büyük rahmettir. Buharlaşan suyu rahmet olarak denizle okyanuslarla birleştirir. Ama arza da o rahmet hayat verir.

Öğrencim:

_ O zaman aşk kişinin kendisini kaybetmesi mi?

_Evet, ama şuursuzca bir kaybetme yok. Aşk kişinin kendisini sevdiğinde kaybetmesidir. Ben değil, sen diyebilmektir. O yüzden Mevlana sevgiden bahsederken: 'Sen sensiz, ben bensiz geleyim'der. Benlik kavgaları ile aşk olmaz. Benliğini var etme kaygısı olan aşık olduğunun iddia ederse bu kupkuru bir iddia olur. Hani mesnevi de geçer: Aşığın birisi sevdiğine hasret kalmıştır, görmek ister, kapısını çalar. İçerden ses gelir:

_Kim o?

_Ben. 

Kapı açılmaz. Hüzünlü aşık geri döner. Bu hasret onu o kadar çok yakmıştır ki; bir süre sonra tekrar düşer yollara, umutla çalar sevdiğinin kapısını. İçerden yine ses gelir:

_Kim o? 

_Sen.

Kapı açılır: ‘Buyur gönül kapımızdan içeriye hoş geldin. Geçen de açamadık. Çünkü bizim hanemiz iki kişiye fazla dar.’

            O zaman aşk ‘benlik’ten çıkıp ‘sen’likte birleşmektir. 

_Ama hocam böylesi bir bağımlılık kabul görülmüyor ki. Hani Kişisel Gelişim dersinde işlemiştik. Kişilerin olgunlaşma sürecinde ilk basamak 'sen' yani 'bağımlılık' idi. Çocuk yaşamını devam ettirmek için ailesine bağımlı idi. Belli bir süre sonra 'ben' diyordu ve 'bağımsız 'oluyordu. Biz dedik ki; kişinin bağımsızlık özlemi, gençlikte ki varlık çatışmaları fıtrattandır. Gereklidir. Ayakları üzerinde durmalıdır. 

_Doğru dedin de. Olgunlaşma sürecin de üçüncü bir basamak daha vardı. ‘Biz’ yani 'karşılıklı bağımlılık' Ben, 'sen' diyorum, sen bana, 'sen' diyorsun, karşılıklı sorumluluklarımızı yerine getirerek hayatımızı devam ettiriyoruz. ‘Ben’ diyen, sorumluluktan uzak ve bencil insanlar ile hayat zehir olur. Ama aşk söz konusu olunca, durum karşılıklı bağımlılıktan da çok özel… Kişilerin yaşam serüvenlerinde gerçekten tatmaları gerekli bir durum, ama kalitesizce, seviyesizce, madde planında kalmak suretiyle değil.

Öğrencilerimden birisi:

_Bu anlamda bir aşkın sadece 'sen' diyen bir aşkın kullar nezdinde olabileceğine ben inanmıyorum Hocam. Kullar bencildir. Yapar eder, karşısındakinde aradığını bulamadığı zaman nerde ona bende olacak: 'ben, senden beklentilerime cevap bulamıyorum.' der ve bitirir. 

_Doğrudur değildir, tartışılır. Günümüz tüketim toplumunun böylesi bir aşkı da tükettiği muhakkak. Çağımızda Mecnunlar, Leylalar; Tahirler, Zühreler; Aslılar, Keremler; Yusuflar, Züleyhalar yok belki ama bu olamayacağı anlamına da gelmez. Nasıl ki kötülüklerin arttığı bir ortamda iyilerin sayısının azalmaması gibi… Kişinin ruhunun istidadı var ise eğer Yunus gibi de olur, Mevlana gibi de… Gerçekte Yunus gibi yollara düşmek, Mevlana gibi aşk ateşinden taşların üstünde buz tutmak (öyle kendinden geçer ki;  sema yapmak da dindirmez coşkusunu sevgiliye duyduğu aşkın şiddetinden buz gibi soğuk havada buzların karların arasına secdeye kapanır, göz yaşları yüzünde donar kalır. Bir müddet sonra hocalarını göremeyen talebeleri, dergahın bahçesinde secde halinde yere kapaklanmış olduğu halde gören öğrencileri kendi nefesleriyle hohlayarak, yüzündeki buzları çözüp hocalarını taşın üstünden alırlar.) dünyanın en yüce en mukaddes duygusu. Biz de böylesi bir aşka kabiliyet var mı yok mu? Ruhumuzun istidadı var mı yok mu? Bu sorunun cevabını herkes kendi özünde arayacak.

Şehvetle aşkı da karıştırmayın. Aralarında uçurumlar vardır. Kişi aşkla kendini sevdiğinde kaybeder, ortada sadece sevdiği vardır. Kendisi yok olmuştur. Aşkın yüceliği de buradadır. Allah (c.c.) böylesi bir aşka ruhumuzun istidadını artırsın. Bu aşk direkt Allah’a götürür çünkü…

   

Mevlana’dan aşka ve sevgiye dair sözler:

Ebedi olarak kalan yalnız aşktır. Bundan başkasına gönül verme. Çünkü aşktan başka ne varsa iğretidir, geçicidir…

 

*Aşkı olmayanlar ziyandadır, mahrumiyetler içindedir…

 

*Aşkın olgunluğu sevenle sevilenin birleşmesidir…

 

*Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız kuş gibidir… Vah ona!

 

*Aşk ab-ı hayattır, bu suya dal. Bu denizin her katresi ayrı bir ömürdür…

 

*Aşkın dalı ezeldedir, kökü ebette…

 

*Aşık altına benzer, bela ateşe;

  Halis altın belli olur ateş içinde…

 

*Aklı dalgıç say…

Aşk ise bir denizdir.

 

*Aşksız geçen ömrü, ömür sayma…

 

*Sevgi oldukça sitem de olur…

 

*Sevgili her acıya lezzet verir…

 

*Sevilen kimse güzeldir…

 

*Seven kişi sevgiliye aykırı sözlere sağır olur…

 

*Aşıkın nesi var ise maşuka fedadır…

 

*Aşk saygıya sığmaz, ölçüye gelmez sevgidir…

 

*Rüzgar ateş için neyse, ayrılık da aşk için odur;

Küçük bir aşkı söndürür, büyük bir aşkı daha da güçlendirir…

 

*Şehvete aşk adını koymuşsun sen.

İkisi arasındaki yolun uzunluğunu bir bilsen…

 

*Sevgi; bilmenin, anlamanın meyvesidir…

 

*Bak hele, ok uçuyor, yay gizli;

Canlar ortada da , canlara can olan gizli…

 

*Yürek yanmadıkça göz yaşarmaz…

 

*Gönlünü vermedikçe gönül bulamazsın…

 

*Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından birşey kaybetmez…

 

*Dost yüzü görmeden geçen günler ya ölümdür, ya uyku…

 

*Bir canım, gel gör ki var yüz bin tenim,

Neyleyip, ne etsem ki  ağzım sır benim…

Bunca insan var "benim" hep "ben" diyen,

Yok ki bir er, söylesin tek "ben senim"…

 

*Aynı ruhtan yücelen nice unsur gibiyiz,

İki can içre biriz, sonsuza yansır gibiyiz…

Bir güzel anlamı elbet olacak sevgimizin;

Bil ki sen bende ve ben sende birer sır gibiyiz…

 

*Sen ve ben deyişim anlatabilmek içindir,

Yok ki sen ben aramızda, gerçekte biriz…

 

*Kainat birbirine sevgi zinciriyle bağlanmış.

Sevgini vermeyi öğren ki gönlün anlasın;

Hepsine yer varmış…

Unutma ki dünya sevgisiz insandan korkarmış;

Ya kaçar, ya düşman olur kovalarmış…

 

Bağlantı :: Etiketler : AŞK

25/12/2007 - YALNIZLIK VE SALİH İNSANLAR

Kategori: Gunlugum

YALNIZLIK VE SALİH KULLAR

            

            Otobüse biniyorum, insanları ziyaret etmek için gidiyorum çok garip bir şekilde sıkıntı hissediyorum. İnsanlar o kadar stresli, o kadar gergin ki her hangi bir kalabalığın içinden çıkınca savaştan çıkmış gibi yorgun hissediyorum kendimi…

            Otobüste yanımda oturan insan hangi halet-i ruhiyededir bilinmez ama manevi çöküntüler, ruhi boşluklar insanların yüzüne bakar bakmaz hissediliyor. Bazı zamanlar hiç insanların yüzüne bakmak istemiyorum; çünkü belli bir zaman sonra insanların yüzleri, kalbimin kasvetini artırıyor.   

            Bu durumu İstanbul’da daha çok hissediyorum. Artvin de hissetmiyordum. Konya da ise; bilemiyorum acaba radarlarım açık değil mi idi? Alıcılarım çalışmıyor mu idi?

            Peygamberimiz bir hadis-i şerif’inde; ‘salih insanlarla bir arada bulunmamızı’ tavsiye ediyor. Salih insanlar, çevrelerine yaydıkları pozitif enerjileri ile, içlerindeki ihlas ve huzur ile çevrelerine ışık olurlar. Onların yanına gelindiği zaman, insanın içini huzur kaplar. Davranışlar serpicidir. Kır atın yanında kalan ya huyundan ya suyundan derler; üzüm üzüme baka baka kararır derler; isin yanına var is kok, misin yanına var mis kok derler. Atalar tüm bunları derler de doğru derler. Onların içlerinde bulunan her şeyden razı olma durumu yanındakilere de sirayet eder.

            Salih insanlar, Allah için dost olunacak insanlar… Allah’ın (c.c.) çok sevdiği ve Cebrail’(a.s.)i çağırıp da ‘ben bu kulumu çok seviyorum sen de sev dediği insanlar… Cebrail (a.s.)’in ise tüm melekleri toplayıp da: ‘Allah(c.c.) bu kulumu çok seviyorum dedi, ben de seviyorum siz de sevin’ dediği insanlar… Meleklerin ise: ‘öyle ise biz de çok sevdik inelim yeryüzüne de güzel insanların kalbine ilham edelim de onlar da sevsin’ dediği insanlar bunlar… Böylesi bir insanın gönlüde nur, gözü de nur, ruhu da nur her şeyi nurun ala nur… Eline dokunsanız huzur alırsınız, yüzüne baksanız içiniz açılır. Gönlünüz onun yanında neşe bulur. O yüzden Peygamber Efendimiz, bizlerin, salih insanlarla dost olmamızı, bizatihi onların bulunduğu mekanı paylaşmamızı istiyor. Allah’ı seven Allah’ın da onları sevdiği insanlarla bir arada bulunmamızı istiyor. Onlardan nasihat isterseniz nasihat verirler. Sabrı tavsiye ederler. Hakkı tavsiye ederler. Can dost olurlar, gönülden dost olurlar. Acıtmaları bizim içindir. Bizi sevdikleri için.

            Arayan her şeyi bulur derler. Bu güzel insanları bulmak kolay mı peki? Hiç de değil. Bulabilmek için farkında olmak lazım. Onun Salih bir kul olduğunun farkında olmak lazım. Çevremiz yüzlerce insan dolu ama kimdir Salih kullar; görür görmez bilir miyiz? Bilsek kıymetini bilir miyiz? Çünkü o kişileri bulabilmek sadece bizim kim olduğumuza bağlı. Çünkü Peygamber Efendimiz; ‘kişi arkadaşının dini üzeredir’ buyurmuşlardır. Kişi arkadaşının dini üzeredir. Herkes kendine benzer olanları bulur.

            Kalabalıklar içinde yalnızız. Yalnızlık, ancak kişinin kendi kendisi ile çözümleyebileceği bir sorun. Kalabalıklar kişiyi yalnızlıktan kurtaramıyor. Hiçbir eğlence eğlendirmiyor. Yalnız insan, kalabalılar içinde de yalnız. Aslında bu bağlamda bütün insanlar yalnız... Çevremiz ne kadar insanlarla dolu olursa olsun; ruhumuza dost, gönlümüze eş Allah için sevdiğimiz birisi yok ise eğer, bu yalnızlığı kimse çözemiyor. Bu mesele de kimse kimseye yardımcı olamıyor. Yalnızlığının sesini duymamak için kalabalıklara kaçan, sadece kendini aldatıyor.

            Farkındalık; hayrın ve şerrin farkında olabilmek. Hak dostların farkında olabilmek, farkında olduklarımızın kıymetini bilebilmek o kadar zor ki? Kıymetli olan da zor olan değil midir?             

 

 

 

Bağlantı :: Etiketler : YALNIZLIK

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Allahım! Perîşan kalbime hayat, karışmış aklıma istikâmet ver…

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss

Kategoriler

Etiket Bulutu

sema alem muhabbet Mevlana Şems etme Dünya adam olmak el Cebbar kader gönül gül ölüm yok aşıklar Hayat mektep ağaçlar hep kahır cem karaca bağlanmayacaksın can yücel

Arkadaşlarım

abdullaheren
vaktivisal
Blogcu Yardım
ayvenur ...
dilsizmutercim
suudiden
chamdali
mutluhayat
safakkk
gonulargumanlarim
xeo
Dr. Ahmet Emin Seyhan
canesma
sevimsaplar
kaderle
yasar ceylan
hayyalelfelah
mimney
esmalale
uyanangenclik
debuokyanus
mezarbek
huzursokagisohbet
MÜREKKEP LEKESİ
gercekyolislam
kurantevhidsunnet
tanrimisafirlerim
sewqican
salim ...
YEMEK SEFASI
melihhami
carpe
CAN RECEP ASLAN
maneviiklim
ebu derda
mervevural
gulaysenur
sedda