gönül mevsimi

1/7/2009 - Her zaman bir neden vardır...

Kategori: Farkli Bakis

Her zaman bir neden vardır...




efendim bu çok ağır lütfen biraz kesmeme izin ver









efendim biraz daha keseyim lütfen o zaman daha iyi taşıyabilirim


çok teşekkür ederim efendim






şimdi bunları köprü olarak kullanıp karşıya geçin


çok kısa! geçemem ki!




Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : eğitim

30/6/2009 - SON DERS

Kategori: Farkli Bakis

ABD'deki Carnegie Mellon Üniversitesi'nin öğretim üyelerinden, ölümcül kanser hastası olan Prof. Randy Pausch'un geçen eylül ayındaki son dersi gerçekten "Son Ders"i oldu.

Son dersindeki duygusal konuşmasında öğrencilerine "Çocukluk Hayallerine Sadık Kalmaları”nı tavsiye eden Prof. Randy Pausch’un konuşması, Youtube dahil, internetteki sitelerde en çok izlenen video oldu.

Randolph Frederick "Randy" Pausch (23 Ekim 1960- 25 Eylül 2008)

İş
te o video:
http://www.dailymotion.com/video/x974xc_son-ders_news

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : SON DERS

28/4/2009 - AŞK KELEBEK GİBİDİR

Kategori: Farkli Bakis

Aşk kelebek gibidir;

Peşinden koştukça hep senden kaçar.

En iyisi bırak uçsun.

İnan ki hiç beklemediğin bir anda gelip omzuna dokunuverir

Aşk mutlu eder, bazen de üzer,

Ama aşk özeldir, aşkını hak eden birisine sunarsan eğer…

 

Aşk adına denmeli:

Sevgilisi olanlara;

“Aşkın amacı birileri için “ mükemmel insan olmak” değildir, seni mükemmelliğe en çok yaklaştıracak olanı bulmaktır…”

 

Çapkınlara:

 “Sevmediğin birine asla seni seviyorum deme

İçinde olmayan duygulardan varmış gibi söz etme…

Kimsenin hayatına kalbini kırmak için girme…

Sevgi dolu bakan gözlere asla yalan söyleme...

Çünkü birine verebileceğin en büyük acı, aşık olmadığın birini kendine aşık etmektir…”

 

Evlilere:

“Seven insan “senin hatan” yerine “özür dilerim” diyendir…

“Neredesin” yerine “ben buradayım” diyendir.

“Nasıl yaparsın” yerine “niye yaptığını anlıyorum” diyendir…

Ve aşk “keşke” yerine daima “iyi ki” diyendir…

 

Kalbi kırık olanlara:

Kalp yarası siz kanatmaktan vazgeçinceye kadar sürer

İlacı bu acıya alışmak değil ondan ders çıkarabilmektir.

 

Aşık olmaktan korkanlara:

“Aşka düş ama tökezleme…

Anla ama bekleme…

Paylaş ama isteme…

Yaralan ama asla acıyı içinde büyütme…”

 

Sevdiğini fazla sahiplenenlere:

“Sevdiğinin bir başkasıyla mutlu olduğunu görmekten daha acı bir şey  varsa, o da; seninle mutsuz olduğunu görmektir…”

 

Aşkı itiraf etmeye çekinenlere:

Sevdiğinden ayrılınca aşk acı verir,

Sevdiğin seni terk edince daha çok acı verir

Ama en acısı onu ne kadar sevdiğini bilmesine fırsat vermemektir…

 

Dönmeyecek birini hala bekleyenlere:

“Hayatın en hüzünlü anı, deli gibi sevdiğin insanın buna hiç değmediğini gördüğün andır.

Ve en büyük kaybın onun için harcadığın yıllardır…"

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : AŞK KELEBEK GİBİDİR

7/4/2009 - BİZİ BİZ YAPAN

Kategori: Farkli Bakis

Yaşadıklarımızdır bizi "biz" yapan...

Bizi üzen her şey ama her şey...

Veya sevindiren mutlu eden her şey...

O'nun izni olmadan olmuyor...

O yüzden de yapmamız gereken tek şey var:

"Lûtfun da hoş, kahrın da hoş" diyebilmek...

 

 

 

Yaşlı kadın, bir antika dükkânından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.

 

Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;

 

"Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.

 

Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!

 

Kekeleyerek: "Nasıl? Anlayamadım?" diyebildi yaşlı kadın.

 

"Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:

 

"Yeter! Lütfen dur artık!" diye bağırmak zorunda kaldım.

 

Ama usta sadece gülümsedi ve "Daha değil!" diye cevapladı beni.

 

"Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:

 

"Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!"

 

Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:

 

"Henüz değil!"

 

"Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek"

 

Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:

 

"Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!"

 

"Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve "Daha değil!" diyordu.

 

"Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.

 

"Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.

 

"Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!" dedim. Onun cevabı ise aynıydı: "Henüz değil!"

 

"Üstüme bir de cila sürdükten sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. "Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!" diye bağırdım.

 

Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. "Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!" diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine "Daha değil!" diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.

 

"Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:

 

"Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?"

 

Ona "Evet" dedim.

 

Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve "Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım."

 

"Evet bu sensin!" dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin.

 

Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.

 

Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın.

 

Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın.

 

Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı.

 

Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu.

 

Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde."

 

Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:

 

"Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet!

 

Bana zarar vereceğini düşündüm.

 

Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim.

 

Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum.

 

Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim…

 

Teşekkür ederim.

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : YAŞADIKLARIMIZ

16/12/2008 - DEĞNEKTEN ATIMIZ

Kategori: Farkli Bakis

DEĞNEKTEN ATIMIZ

 

İki çocuklu bir aile hafta sonunu piknik yaparak geçirmeye karar verirler. Piknik yerine vardıklarında anne yemeği hazırlarken, çocuklar babalarıyla birlikte yürüyüşe çıkar. Uzun bir yürüyüşten sonra  oldukça yorulan küçük çocuk yalvarırcasına bakan gözlerle, 'Babacığım çok yoruldum. Lütfen beni kucağında taşır mısın?' der. Baba; 'Ben de yorgunum oğlum'' der demez çocuk ağlamaya başlar. Baba tek kelime etmeden ağaçtan bir dal keser. Dalı bıçakla biçimlendirip, çocuğa zarar vermeyecek biçimde yontar. Sonra dalı oğluna verir. 'Al oğlum, sana güzel bir at' der. Çocuk sevinçle dal parçasından yontulmuş ata biner ve sıçrayarak, ata vurarak annesinin yanına doğru gitmeye başlar. Babasını ve ablasını geride bırakmıştır bile...

Baba gülerek kızına: “İşte yaşam budur kızım. Bazen zihnen ya da bedenen kendini çok yorgun hissedeceksin. İşte o zaman kendine değnekten bir at bul ve neşe ile yoluna devam et. Bu at bir arkadaş, bir şarkı, bir çiçek, bir şiir ya da bir çocuğun tebessümü olabilir.”

Değnekten atımız hiç eksik olmasın.

 

 

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : DEĞNEK ATIMIZ

16/12/2008 - BİRİNİZ BENİ DUYSUN

Kategori: Farkli Bakis

BİRİNİZ BENİ DUYSUN

 

Bir anda uykudan kalktım
çok ilginç bir ışık gördüm
ama odanın ışığı kapalıydı

Baktım saat 3:30,  fecir vaktiydi
Peki gördüğüm bu kadar ışık nerden geliyordu

Birden şaşırıp kaldım;  elimin yarısı duvarın içindeydi.
Hemen elimi çıkardım korku içinde oturup elime bakıyordum
Tekrar elimi uzattım, yine elim duvarın içine giriyordu…

Bir gülümseme sesi duydum

Yüzümü kardeşime doğru çevirdim, uyuyordu.
Korku içinde yatağımdan kalkıp kardeşimi uyandırmaya gittim cevap vermedi.
Annemin odasına yöneldim, babamı uyandırmaya çalıştım
Birilerinin bana cevap vermesini istiyorum ama kimse cevap vermiyordu.

Annemi uyandırmak üzereyken, kendiliğinden uykudan uyandı

Uyandı uyanmasına ama benimle konuşmuyordu

”Bismillahirrahmanirrahim” diyordu

Babamı uyandırdı: “kalk da çocuklara bir bakalım” dedi.

“Şimdi zamanımı bırak uyuyayım yarın ola hayır ola” dedi babam

Annemin ısrarı üzerine uyandı babam, şaşkınlık içerisinde beraber odamıza doğru geldiler

başladım bağırmağa: “anne, baba” sesime cevap vermiyorlardı…

Annemin elbisesini çekiyor beni dinlemesini istiyordum ama annem beni hissetmiyordu.

Başladım annemin arkasından yürümeye bizim odaya kadar…

Odamıza girdi ve ışığı yaktılar.
Benim için bir şey fark etmiyordu; zaten her taraf ışıktı


Tam o sırada çok ilginç bir şeyle karşılaştım, Kendi bedenimi gördüm.
Evet, orda yatan bendim. Kendimi seyrediyordum, iki tane ben vardı.

 

“Ne kadar da bana benziyor” dedim kendi kendime… Bu kabusu sevmedim, kurtulmak için uyanmak istedim ama uyanamadım.

Babam: “bak yatıyorlar işte, hadi yerimize gidelim” dedi.

 

Annem endişeliydi, yatağıma doğru gelerek beni uyandırmaya çalışıyordu.

“Muhammed uyan oğlum, bana cevap ver”

Cevap veremiyordum.
 Bir kaç defa uğraştı ama benden ses yok.

Babamın gözlerinden yaşlar dökülüyordu.

Babamın şimdiye kadar ağladığını görmemiştim.

Bağrışmalar başladı. Kardeşim uyandı, soruyordu: “ne oldu?”

Annem feryat ederek ağlıyordu: “Abin ölmüş, Muhammed ölmüş!”

Feryatlar arttı.

“Ben buradayım, bakın bana” diye seslendim, ama nafile duymuyorlardı.

“buradayım, bakın işte”

Korkudan dua etmeye başladım:”ya rabbi, ne olur beni bu rüyadan bu  sıkıntıdan kurtar

Uzaktan bir ses geliyordu, gittikçe yükselen bir ses…


… Andolsun sen bundan gaflette idin, derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir.

 

Birden iki kişi beni kolumdan  tuttular, ama insan değillerdi…
Korkudan bağırmaya başladım:
bırakın beni, siz kimsiniz? Ne istiyorsunuz benden?”

“Kabre kadar senin gardiyanlarınız.” dediler

Ben ölmedim, daha yaşıyorum neden beni kabre götürüyorsunuz? Bırakın beni! Ben hissediyorum, konuşuyorum ve görüyorum, ben ölmedim”

Gülümseyerek cevap verdiler:
 
Ey insanoğlu, sizler çok ilginç yaratıklarsınız, sanıyorsunuz ki ölüm hayatın sonudur ama bilmiyorsunuz ki asıl olan sizin yaşadığınız hayat bir rüyadan ibaret olup öldüğünüz zaman uyandığınızdır.”

Kabre doğru götürüyorlardı beni.

 

Yol boyu benim durumumda birçok insan gördüm. Yanlarında iki gardiyan kimi ağlıyor, kimi gülüyor, kimi feryat ediyor…

 
Neden böyle yapıyorlar?” diye sordum.


 
Bu insanlar şaşkınlık içerisindeler, nereye gittiklerini biliyorlar, kimisi dalalettedir, korku içinde …”

“Neden korkuyorlar, hemen ateşe mi atacaksınız?”diye dehşetle sordum.
 
Evet” dediler. “O gülenler ise cennete gidiyorlar.”

“ Peki beni nereye götürüyorsunuz?”

“Sen bazen iyi gidiyordun, bazen de kötü… Bazen tövbe ediyordun, ertesi günü tekrar günah işliyordun, izlediğin yol tam olarak belli değildi, sen hep böyle yitik kalacaksın.”

Korku içerisinde sözlerini kestim: “Ateşe mi gidiyorum yoksa?”

 “ Allahın rahmeti geniştir ve yolculukta uzundur.” Dediler.

Yüzümü çevirdim korku içerisinde baktım ailem,  akrabalarım hepsi, bir sandık içinde beni taşıyorlardı

Yanlarına korkarak gittim: “benim için dua edin lütfen, ne olur benim için dua edin.”

Bana kimse cevap vermiyordu.

 

Kardeşime: “ dikkatli ol dünyanın fitnesi seni kandırmasın” diye seslendim.

Beni duymasını çok isterdim…

O iki melek beni kabirdeki cesedimin üzerine bağladılar

Baktım ki babam toprak atıyor üzerime

Kardeşlerim topak atıyor

Oradaki insanlar, üzerime toprak atıyorlar

 “Ahh! Keşke onların yerinde olsaydım, Allah’a tövbe etseydim,
dün sabah namazımı kılsaydım. Keşke her gün rabbime dua etseydim
. Keşke her gün tövbemi yenileseydim. Keşke kötülüklerden uzak dursaydım

Başladım bağırmaya: “ey insanlar dikkatli olun dünya hayatı sizleri kandırmasın”

En azından birisinin beni duymasını çok isterdim

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : SESİMİ DUYUN

27/11/2008 - ÖĞÜT

Kategori: Farkli Bakis

Bir mevsimin acısı diğer mevsimleri parçalamasın

Bir zamanlar dört oğlu olan bir adam vardır. Çocuklarını, erken karar vermemeleri ve önyargılı olmamaları için eğitmek ister. Oğullarından, farklı zamanlarda, uzaktaki aynı ağacın yanına gidip incelemelerini ve ağacın kendilerine neler hissettirdiğini düşünmelerini ister..

Büyük oğlu ağacı görmeye kışın gider. İkinci ise ilkbaharda yola çıkar. Üçüncü oğlu yazın gider ağacı görmeye… Dördüncü oğlu işi ağırdan aldığı için sonbaharda gidebilir.  

İhtiyar adam, seyahatlerini tamamlayan oğullarını yanına çağırır ve “neler gördüklerini” sorar.

Büyük oğlu: “Ağacın kurumuş olduğunu, çok çirkin ve yaşlı olduğunu” söyler.

İkinci oğlu: “Hayır! Aksine dalları çiçek açmıştı. Kokusuyla, görüntüsüyle hayatın canlılığını anlatıyordu. Dallarında kuşlar sevinçle şakıyordu. Muhteşem bir görüntü idi. Daha önce böyle bir güzellik görmemiştim.” Der.

Üçüncü oğlu: “Ben gördüğümde yemyeşil yaprakları ve meyveleri vardı. Dallar olgunlaşmış meyvelerden eğilmiş, çocuklar kolaylıkla meyveleri koparıyorlardı.” Der.

Küçük oğlu ise: “Ağaçta meyve görmediğini, yaprakların aralarında her ne kadar yeşil olanları var idiyse de sararmaya başladıklarını, sararan yaprakların rüzgarla kopup yerlere döküldüğünü, yerlerdeki ve dallardaki yaprakların, gönlünde tatlı bir hüzne sebep olduklarını” söyler.

Yaşlı babaları tebessüm eder. “Esasında hepinizde haklısınız. Çünkü farklı mevsimlerde ağacı görmeye gittiniz.” Der. Her mevsim ağaç üzerinde farklı tesir gösterir. Sadece kışın ağacı gören onu kupkuru görür. Aynı ağacı ilkbaharda canlı, yazın olgun, sonbaharda ise yapraklarını döktüklerini insanı hüzünlendirdiklerini,” söyler.

“Bir ağacı tanımak için nasıl bir mevsim görmek yetmiyorsa, insanı tanımak için de zamana ihtiyaç vardır. Bir kere görmekle insanlar hakkında kararlar vermeyin. İnsanın sahip olduğu güzellikleri anlayabilmek için dört mevsimini de görmek gereklidir, ancak o zaman doğru karar verebilirsiniz” der.

Yargılamamalı…  Bir mevsimin acısının, diğer güzel mevsimleri parçalamasına izin vermemeli. Kışın vazgeçersek, ilkbaharın güzelliğinden, yazın nimetinden, sonbaharın ise bütünlüğünden mahrum oluruz. Hayatımızı da bir mevsim (bir dönem) yüzünden yargılamayıp, bütünü görmeye çalışmalıyız.

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : ÖĞÜT

2/11/2008 - GÜCÜMÜZ

Kategori: Farkli Bakis

                 ÖĞRENİLMİŞ GÜÇSÜZLÜK       

          Bir laboratuarda deney yapılıyor.

          Kocaman bir akvaryumun içine bir büyük ve çokça küçük balık konuluyor. Haliyle, büyük olan acıktıkça küçükleri yiyor...

          Daha sonra akvaryumun ortasına dikey bir cam yerleştiriliyor, böylece akvaryum ikiye ayrılıyor. Büyük balık bir tarafa küçük balıklar da diğer tarafa yerleştiriliyor.

          Büyük balık acıktıkça cam bölmeyi geçmek ve küçük balıkları yemek için defalarca deneme yapıyor. Bu durum tam 28 saat sürüyor. 28 saatin sonunda, büyük balık artık diğer tarafa geçmek için mücadele etmeyi bırakıyor.

          Deneyin sonunda cam bölme kaldırılıyor. O da ne! Büyük balık, küçükleri yemek için hiçbir hamle yapmıyor. Saatler geçtiği hâlde onları yemediği görülüyor.

          Buna psikolojide 'Öğrenilmiş Güçsüzlük' deniyor.
 
          İstatistiklere göre bir çocuk ergenlik yaşına gelinceye kadar ortalama 148.000 defa anne babasının: 'yapma; elleme, dokunma,' gibi sözlerini duyuyor. Böyle olunca da çocukta büyüyünce 'yapamama', 'edememe' özellikleri gelişiyor ve özgüvenini yitiriyor. 
 
        

 

          ZİHİNSEL GÜÇ


          İki çocuklu bir aile hafta sonunu piknik yaparak geçirmeye karar verir. Piknik yerine vardıklarında anne yemeği hazırlarken, çocuklar babalarıyla birlikte yürüyüşe çıkarlar. Uzun bir yürüyüşten sonra  oldukça yorulan küçük çocuk, yalvarırcasına bakan gözlerle: 'Babacığım çok yoruldum. Lütfen beni kucağında taşır mısın?' der. Baba: 'Ben de yorgunum oğlum'' der demez çocuk ağlamaya başlar. Baba tek kelime etmeden ağaçtan bir dal keser. Dalı bıçakla biçimlendirip, çocuğa zarar vermeyecek biçimde yontar. Sonra dalı oğluna verir: 'Al oğlum, sana güzel bir at' der. Çocuk sevinçle, dal parçasından yontulmuş ata biner ve sıçrayarak, ata vurarak annesinin yanına doğru gitmeye başlar. Babasını ve ablasını çoktan geride bırakmıştır...

          Baba gülerek kızına: “İşte yaşam budur kızım. Bazen zihnen ya da bedenen kendini çok yorgun hissedeceksin. İşte o zaman kendine değnekten bir at bul ve neşe ile yoluna devam et.”

         Bu at, bir arkadaş, bir şarkı, bir çiçek, bir şiir ya da bir çocuğun tebessümü olabilir.” Değnekten atımız hiç eksik olmasın…

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : öğrenilmiş güçsüzlük

21/10/2008 - DAR AYAKKABI

Kategori: Farkli Bakis

DAR  AYAKKABI

O bayram bana ayakkabı almaya karar verdiler.  

 

Hazır ayakkabı satan mağaza yoktu şehirde. Tek  ayakkabı yapan dükkânında ayakkabıcı çıplak ayağımı bir kartonun üzerine  koydu, iyice basmamı söyledikten sonra ağzındaki kurşun kalemi eline  alıp ayağımın çevresini çizdi. O ayağımın çizildiği karton benim ayakkabı  numaramdı.

 

Günlerce yeni ayakkabılarımın hayalini kurdum.  Babamın anlattığına göre ayakkabılarım siyah ve bağcıklı  olacaktı. Kapının her çalınışında koştum. Ayakkabılarım bayramdan bir gün önce geldi,  siyah-bağcıklı. O gün onları giymedim. Bayram gecesi yatağımın  altına yerleştirdim yeni ayakkabılarımı. Arada bir kalkıp kutusundan çıkartıyor, yere  koyuyor, yukarıdan, yandan, önden bakıp duruyordum. Parlak ve yuvarlak burnunu  gecenin karanlığında kim bilir kaç kez okşadım. Uyku girmedi gözüme.

 

Sabahleyin ev ahalisi kalktığında, ayakkabı kutusu  kucağımda sandalyede oturuyordum ben. Ayakkabımı babam giydirdi. Ayağıma olmamıştı ayakkabılarım, dardı ve canimi  yakmıştı. Ama bunu babama söylemedim. O "Sıkıyor mu?" diye  sordukça "Hayır" yanıtını veriyordum. "Dar, ayağımı acıtıyor" desem, geri  gidecekti ayakkabılarım ve ayakkabıcının hemen bir yeni ayakkabı yapması  olanaksızdı.

 

O bayram sabahı canım yana yana  yürüdüm. Bir sure sonra acı dayanılmaz  oldu. Dişimi sıktım. Topalladım. Soranlara "Dizimi vurdum" dedim, ama  ayakkabılarımın ayağımı sıktığını kimseye söylemedim.

 

Doğrusunu isterseniz  yaşam dar ayakkabıyla yürümektir.

Kimi zaman dar bir maaş, kimi zaman sevimsiz bir  iş...

Kimi zaman bir mekan dar ayakkabı olur bize,

Kimi  zaman bir cevre, kimi zaman bir sokak, ya da bir  Şehir...

Kimi zaman dostluklar, arkadaşlıklar,  beraberlikler bir dar ayakkabıya dönüşür. Kimi zaman zamandır dar ayakkabı, geçmek  bilmez.

Kimi zaman zenginlik, kimi zaman başınızı  koyduğunuz yastık...

Caniniz yanar.

Topallaya topallaya gidersiniz.

Sonradan  öğrendim yaşamın dar ayakkabıyla yürüme sanatı  olduğunu...  
 
 

--

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : dar ayakkabı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Allahım! Perîşan kalbime hayat, karışmış aklıma istikâmet ver…

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss

Kategoriler

Etiket Bulutu

sema alem muhabbet Mevlana Şems etme Dünya adam olmak el Cebbar kader gönül gül ölüm yok aşıklar Hayat mektep ağaçlar hep kahır cem karaca bağlanmayacaksın can yücel

Arkadaşlarım

abdullaheren
vaktivisal
Blogcu Yardım
ayvenur ...
dilsizmutercim
suudiden
chamdali
mutluhayat
safakkk
gonulargumanlarim
xeo
Dr. Ahmet Emin Seyhan
canesma
sevimsaplar
kaderle
yasar ceylan
hayyalelfelah
mimney
esmalale
uyanangenclik
debuokyanus
mezarbek
huzursokagisohbet
MÜREKKEP LEKESİ
gercekyolislam
kurantevhidsunnet
tanrimisafirlerim
sewqican
salim ...
YEMEK SEFASI
melihhami
carpe
CAN RECEP ASLAN
maneviiklim
ebu derda
mervevural
gulaysenur
sedda