gönül mevsimi

21/11/2009 - Bana bir yer ver kalbinde


 

Bana Bir Yer Ver Kalbinde Benimdir Diyeyim  

 

Sevmek kabiliyet ister

Müstaid kıl yok ise istidadım

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : kalp,sevmek,istidat

21/11/2009 - Seni Düşünürken


Seni düşünürken,

Bir çakıl taşı ısınır içimde.

Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar…

Var mı başka söze hacet?

(Bedri Rahmi Eyüboğlu)

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : çakıl taşı,düşünmek

21/11/2009 - Beni koyup koyup gitme, n'olursun


 

Beni koyup koyup gitme, n’olursun
Durduğun yerde dur
Kendini martılarla bir tutma
Senin
kanatların yok
Düşersin yorulursun
Beni koyup koyup gitme, n’olursun

...

(Atila İlhan)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : martı,gitme

20/11/2009 - Medine'yi arzu ederiz


Ramazanoğlu Mahmud Sami (Kuddise Sirruh) (1892-1984)

Mahmut Sami hz. leri 1953 yılı hac dönüşü Şam’a yerleşti. 9 ay sonra tekrar İstanbul’a geldi. Erenköy Zihnipaşa Camii’ndeki vaaz ve hususi sohbetlerine devam ederken, eşi Valide Hanıma “İstanbul’a tekrar geldik ama gönlümüz Medine’de atıyor. Ahir ömrümüzde oraya hicret etmeyi arzu ederiz.” diyordu.

 

1957 senesinde Eyüp Sultan’dan kabir yeri almayı teklif ettiklerinde, “Herkesi arzusuna bıraksalar biz Medine’yi, Cennetü’l Baki’yi arzu ederiz.” demişlerdi. Nihayet 1979 yılında kalbindeki Muhammedi aşk O’nu Medine’ye hicrete mecbur etti. Ömrünün son günlerinde yaşadığı acılı, sancılı hastalık, yüzündeki tebessümü hiç kaybettirmedi.

 

Nitekim 12 Şubat 1984 Pazar günü saat 04.30’da Medine’de rahmet-i Rahman’a kavuştu. Medine’de Cennetü’l Baki’ye defnolunan Ramazanoğlu Mahmut Sami rahmetullahi aleyh, yaşarken mücavir olduğu Rasulullah’a, vefatında da mücavir oldu.

 

''Bir insanın muttaki olduğu yaptığı nafile ibadetlerde değil, muamelatının temiz, kazancının helal olup olmadığından anlaşılır."

"Bizim çocukluğumuzda Adana’da biz bir bukalemun yakaladık, getirdik, kaçmasın diye onu bir fesin altına kapattık.
Fes kırmızı idi. Açtığımız zaman baktık ki, bukalemun da kıpkırmızı olmuş. Bir müddet sonra eski rengine dönmüş.
Sonra siyah bir kadın çarşafı ile örttük. Açtığımız zaman da simsiyah bir renge girmişti. Sonra da eski rengine dönmüştü.
Bukalemun hangi rengin yanında olursa o renge girdi.

İşte kalp de böyledir. Yanındakilerden renk alma kabiliyeti vardır. Huzurlunun yanında huzur alır, gafilin yanında gaflet alır."
(Mahmet Sami Ramazanoğlu hz. lerinden bir hatıra)

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : kalp,Medine

17/11/2009 - AĞIR YÜK


 

Yaşıtların, ana babalarına marka ayakkabı almadılar diye, küser konuşmazken, ana babasına bir bardak su vermekten imtina edip de tozpembe hayallerle tüm dünya kendilerinin etrafında dönüyor zannederlerken, nedir senin omuzlarındaki bu kadar ağır yük?

 

Yaşıtların, evde sıcacık annelerinin pişirdiği yemeğe, fast food u tercih ederken senin bir ekmek satın alabilme mücadelen için acaba ne düşünürler?

 

Hanginiz daha güçlüsünüz, her an aileleri tarafından korunan, bir eli sıcak sudan soğuk suya girmeyen yaşıtların mı, bu yaşta hayatla mücadeleye başlayan sen mi?

 

Küçücük bedeninde sakladığın kocaman yüreğin, büyük ruhun, sorumluluk bilincin bas bas bağırıyor: “ben buradayım…”

(fhl)

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : ÇOCUK,YÜK

13/11/2009 - Gönlümün bayramı

Çok güzel bir hal oldu

Birden bire

Gönlümü attılar bir kasenin içine

Kasedeki su ne idi bilmem

Ben diyeyim zemzem

Belki de Kevser’di!

Ruhum tertip etmişti bu olayı

Gönlümün bu işten haberi yoktu

Sessizce, sakince rahmandan gelen yardım ile…

 

Akıl hemen kendine paye biçti

“Benden” dedi, “gönlün aklını başına ben getirdim”

Her zaman ki gibi zanda bulundu aklım

O sınırlı, cüzi hali ile ne yapabilirdi ki

Her zamanki gibi kendini bir şey zannetti

Ama aldandı

Bu yardım Rahmani idi…

 

Ruhum gönlümü kuvvetlice yerinden söktü

Ben seyrettim mana aleminde

Dehşete kapıldım, korktum

Ruhum, gönlüme

“Bana izin verildi,

Değer verdiklerinin gerçek yüzünü

Bir güzel seyredeceksin şimdi” dedi

“Hatta öyle seyredeceksin ki

Onlar başına gelen bu hali tahmin bile edemeyecekler”

 

 

Kase pek berraktı

Pek naifti

“Bu su Zemzem midir, ya da Kevser midir?”

Dedim de ruhuma

“Hayır” dedi

“O su, ab-ı hayattır.”

 

Seyrettim gönül aynamda dostlarımı

Sarmaşıkları gönlüme sarılmış

Nefes almama izin vermiyorlarmış meğer

Bu kez dayanamadı da gönlüm

“Koparın hepsini kalmasınlar”

Diye feryada başladı

Ruhum onları tek tek kopardı

Bağları teker teker kesti

Çıkmamak için zorluk çıkaranları

Kanırta kanırta, bıçakla deşe deşe çıkardı


Bir sarmaşığa dokunmalarına gönlüm izin vermedi:

“Bu benim dostumdur, daha pek taze, pek naif

Bırakın kalsın,

Bana çok ihtiyacı var; "elimden tut boğulurum" der hep bana

Siz sökerseniz onu yerinden, soğurum, buz olurum O’na karşı

Konuşamam, hali ile hallenemem

Bilakis O’nu o kadar çok sevmeliyim ki

Sevgim acılarını tamir etsin

O benim sevgimi doya doya hissetsin

Yıkılan başı doğrulsun…

O’nu o kadar çok sevmeliyim ki

Sevilmeye layık olduğunu anlasın

Sevginin gönüllere verdiği güven, O’nu da sarıp sarmalasın”

“Tamam” dedi ruhum, “inşallah pişman olmazsın

Bana inan ki bugün, gün senindir

Artık meydan senindir, çok şey olacak

Sabrettik, sabrettin

Bu sana ikram

Son sarmaşıklarda temizlenirse

Sen Rabbine kalacaksın”

 

Sarmaşıklar sökülürken hep kanıyordu gönlüm

Kasedeki su, kanayan yerleri hemen dindiriyordu

Göz göz oldu gönlüm

Göz göz oldu

Kasedeki su, o gözleri hemen tamir ediyordu

Çukurlar yok oluyordu

İş bitince

Ruhum gönlümü yerine yerleştirdi

“Şimdi huzur içinde kal” dedi

 

Daha an geçmemişti ki sakladığımız sarmaşık bizi can evimizden vurdu

O’nu öyle çok, öyle çok sevmiştik ki

Meğer sevgimizin korkusundan aslandan kaçan ceylana dönmüş

Halini anladık

Anladık ki; o da koparılmalı idi

Kopardık…

Lakin kaseyi, ruhum içindeki su ile birlikte götürdüğü için

O sarmaşığın çıktığı yerin kanını durduramadık

Açılan gözü kapatamadık

O’nun yerini saramadık

“Olsun” dedi ruhum, “sabret, sen ne yaralar sardın

Ve seyret dostlarını

Gönlünün seslerinin onların gönüllerindeki yankılarını

Nasıl da duvarlara vurup vurup geri çekilecek o ses...

Nasıl da ince sızı her yeri kaplayacak...

Sessizce seyret anlam yüklediğin dostlarını

Sabret ve sessizce seyret…

Bu arada gönül kapını sıkı sıkı kapat

Bir daha giremesinler" 

 

Her ne olursa olsun

Ne kadar kanarsak kanayalım

Yardım Mevlamdandı.

Bizi yine O kayırdı

Minnetler olsun

O’na bin can feda olsun

Yarattığı tüm varlıklar adedince O’na şükürler olsun

O’nun karşısında boynumuz kıldan incedir…

O ki bize dost olsun

Gayrisi nicedir?”

 

Ruhumun dediği doğru:

“Bu gün gönlümün azat edilişinin, özgürlüğünün bayramı”

(fhl) 

 

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : gönlümün bayramı

8/11/2009 - GEL

“Gel” dedi bana bugün “gel”

Ne zamana dek bu kaçış

Hem kimden kaçıyorsun

Neden kaçıyorsun

Gel

Gel de söyle

 

Korkundan mı?

Sevdandan mı?

Nefretinden ya da coşkundan mı?

Gel

Gel de söyle

Gel hele…

 

Bu nasıl kaçıştır

Hem kaçarsın

Hem baktığım her yerdesin

Kaçışın bendense; al başım senindir

Koşup da yorulma

Kendindense kaçışın

Mümkün mü bu, de bana hele

Gel

Gel de, söyle

 

Senden bihaberim sanırsın

Anlamaz mısın?

Halin; feryadım, hasretim olmuş

Bilmezmisin de kaçarsın

Gel

Gel de dinle

 

Amacın kaçmak iyice uzaklaşmaksa
Unut bunu, bu mümkün değil

Peşinden koşup yakalamamsa;

Söyle…

Gel

Gel de söyle…

 

Yakalamamı istiyorsan;

Görmüyor musun boynundaki ipi

Görmüyor musun boynumdaki ipi

Bir ucuna seni, bir ucuna beni bağlamışlar

Kaçtığın her yere beni de götürüyorsun

Gör artık her şeyi de; anla

İyi bak

Bağlayan sımsıkı bağlamış

Çözülmüyor, boşuna deneme…
Gel
Gel artık, beni dinle...

(fhl)
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : gel artık

8/11/2009 - SU OLDUĞUNU DÜŞÜN

SU OLDUĞUNU DÜŞÜN

 

Şimdi sen "su" olduğunu düşün.

Su kadar özel, su kadar faydalı ve su kadar çok, tükenmez...

İnanıyorum ki gerçekten de öylesin.

Ama ister çeşmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak

Dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın.

Yani seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın...

Unutma; daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin... Gürültünün parçası olursun sadece!

Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir.

Çünkü: "Su nasılsa burada, lüzum yok ki suyu kana kana içmeye" diye düşünürler...

Aynen, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi!

Ormandaki hiç bir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye kadar.

Hepsi, hep sabahın en sakin anını bekledi,

Suyun durgun yerlerini bulabilmek için gittiler ve sakin sakin ihtiyaçlarını giderdiler;

Onlar için en uygun olan ve kendi istedikleri zamanda...

Sen, hep bir su olduğunu düşün.

Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez...

Ve su gibi hayat kaynağı olduğunu düşün.

Ama su gibi yaşatıcı ol, su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!

Sen bir su ol... Ama rahmet ol; afet değil!

Su isen tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme

Sana "felaket" denmesin!

Su isen bir bardağa sığabil ki; damarlara giresin!

Su, yüce Allah’ın insanlar için yarattığı en büyük nimetlerden biri...

Ve suya benzediğini unutma! Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi faydalı,

Su gibi lüzumlu ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu da unutma.

Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de "kıyametler" koparıcı olabileceğini unutma...

Unutma; Senin işin rahmet olmak, afet değil!

Vadiler varken önünde ve ovalar varken yayılabileceğin;  küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini

Ve bardaklara bölebiliyorsan, hayat verirsin çevrene.

Ve yaşayabilirsin dünya dönmesine devam ettiği müddetçe...

Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen; korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi...

Tercih elindeydi hep ve hep de "senin" ellerinde olacak...

Ya tutmayı öğreneceksin dilini veya hiç durmadan konuştuğun için,

Sadece bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara!

Ama yapman gereken su olmak değil mi?

Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini.

Düşüneceksin kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp anlamadığını.

Düşüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini...

Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin...

Ve konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun kelimeleri seçmeye çalışacaksın...

Ahmak olmayan yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, vakit yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi,

Sen de fikrini bildireceğin kişinin "kıyıya yanaşmasını" bekleyeceksin!

Demeyeceksin; "Ben canım isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!"

Demeyeceksin; "Ben aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim.

Karşımdaki de değil duymak, değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda!"

Keşke öyle olsaydı.

Keşke haklı olsaydın, ama maalesef değil...

Ağzını açıp "şelaleden dökülen suyu" içmeye çalışan bir tavşan gördün mü hiç?

Veya önüne çıkan ağaçları dahi sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğrasan bir ceylan gördün mü?

Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; beyni olan her yaratık gibi!

Hadi... Sen şimdi "su olduğunu" düşün ve kendini "su gibi" hisset...

Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı...

Su gibi hayat kaynağı ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu hatırla...

Ama yine su gibi "bir küçük bardağın içine" sığdır ki kendini,

Girebilmeyi öğren insanların damarlarına.

Hayat ver...

Vazgeçilmez ol!

 

MEVLANA

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : SU GİBİ OL

4/11/2009 - GENÇ ANNENİN BANA VERDİĞİ DERS

GENÇ ANNENİN BANA VERDİĞİ DERS

“YALAN DÜNYADA ÖLÜMDEN BAŞKASI YALAN”

Geri döndüren gördün mü geçmişi
Boşa soldurdun o nazlı gençliği
Bir avuç Toprak için yor kendini
Dünyada ölümden başkası yalan
Yalan başkası yalan

               Size desem ki: “karaciğer kanseriyim. İki aylık ömrüm kalmış. Beş buçuk aylık bebeğimde aynı şekilde… Benim için her şey bitmiş, bebeğim için karaciğer nakli bekliyoruz” Siz bana bu iki ayı nasıl değerlendirmemi söylersiniz?”

                Bu gün Fetva nöbetimde birden bire şok edici bu sözler aklımı başımdan aldı. Ne mi derim? Ne söylerim? Kim, kime ne akıl versin? Aklı olan kim ki; aklı karşısındakinin derdine deva etsin? Bu soruları kendime sorarken, telefonun diğer ucunda yirmi sekiz yaşında gencecik annenin hıçkırıkları, hüznü ve sessizliği artırdı.

                 “Çürüyorum hocam! Kanser her yerimi sarmış. Karaciğerim bitmiş. Gözlerimin altı mosmor, rengim sarardı. Avuçlarımın içinin, ayaklarımın çürüdüğünü hissediyorum. Ölüyorum, ölümü bekliyorum. Minicik bebeğim mecalsiz yatıyor, çok halsiz. Annem ikimize birden bakıyor.

                Biliyor musunuz hocam ben okumanın derdinden, hırsından namazlarımı bile kılamadım, uzun süre. O kadar üzülüyorum ki; on üç yıllık namaz borcum var nasıl kaza edeceğim. Sevdiğim adam benimle evlensin diye yirmi hatim adadım, Rabbime, okumaya bile başlamadım. Tutamadığım oruçlar var, nereden başlayayım, nasıl yapayım? Kaza namazı kılmak istesem, ağrılardan, halsizlikten gücüm yetmiyor.

                Hem ben nişanlıyken eşimin elinden de tutmuştum, nikahımız olmadığı halde, şimdi onların günahını nasıl ödeyeceğim?

                Allah beni affeder mi? Hayatım boyunca mükemmeliyetçi oldum, hiçbir şeyi şansa bırakmadım. Doksan alınca sınavdan oturur ağlardım. İşe geç kalmamak için sabah ezanları ile evden çıkar, namazımı kılmadan servise koşardım. Benim gibi ilk önce kendini düşünen Rabbine kulluk etmeyen birini Allah affeder mi?” Anlatıyor, ağlıyor. Yine anlatıyor, yine ağlıyor. “Yalanmış hocam! Dünyada ölümden başkası yalanmış.”

                Ben Kuran kursuna gittim iki yıl. O kadar hevesli idim ki Kuran okumaya, on bir yaşımda yedi kez Kuran’ı hatmettim. Hafız olacaktım, vazgeçtim, okumaya karar verdim ve İmam Hatip lisesine devam ettim. Liseyi birincilikle bitirdim. Üniversitede istediğim bölümü kazandım. Sabahlara kadar ders çalışırdım. Çok sevdiğim bir delikanlı vardı: “Allahım! O’nu bana yazarsan, yirmi Kuran hatmi adıyorum sana diye adaklar bile yaptım. Evlendik. Eşim dünya tatlısı, cennetlik birisidir. Çok şeyi birlikte paylaştık. Bir arada olduğumuzda zamanın nasıl geçtiğini bilemezdik bile. Çok güzel bir işim oldu. Sabahın erken saatlerinde zamanında yetişmek için işime koştururdum. Çocuk sahibi olmak istedik ve Allah bana onu da lütfetti, hamile kaldım. Hamileliğim esnasında hepatit B virüsü taşıyıcısı olduğumu öğrendik. “Kendime çok dikkat etmemi, bebeğe bulaşmayacağını” söyledi doktorlar. Artık dilimde dualarım: “Allahım! Lütfen bu hastalık bebeğime bulaşmasın. O’nu bana bağışla.” Diye çok dua ettim, hem de çok…

                Çok araştırma yaptım ve bebeğimi normal doğumla dünyaya getirirsem belki riskli olur diye düşünüp, çabucak dünyaya gelsin ve hastalık onu etkilemesin düşüncesi ile  sezeryanla doğum yapmaya karar verdim. Doğumda ne olduysa oldu, bebeğe de bulaştı.

                Tevekkül etmeyi bilmiyormuşum ben. Araştırıyorum, aklımın en uygun bulduğunu doğru kabul ediyorum. Normal doğumu bebeğime Hepatit B bulaşmasın diye kendim istemedim. Halbuki Allah verirse normal doğumla da verir, sezeryanla da, ben ince hesaplar yaptım… Sezeryan ameliyat vücuttaki virüsleri azdırırmış. Kanser virüsü azdı, sezeryan yaralarım iyileşsin diye içtiğim antibiyotikler karaciğerde birikip toksik etki yapmış, karaciğerimi tüketmiş. Sarılık siroza, siroz birden kansere çevirdi. Yerimden kalkamaz oldum. Dayanılmaz ağrılarım oldu.  Bağışıklık sistemim bitmiş, çürüyorum hocam…”

                Şimdi sadece Rabbimi düşünüyorum. O’nunla aramı düzeltmek istiyorum, lütfen bana yol gösterin. Son durağım O’nun yanı, kimsenin bana hiçbir faydası yok. Allahım! Beni affeder mi?

                Eminim herkesin vereceği çok güzel cevaplar vardır. Ben sadece Allah seni çok seviyor, sevmekten de bir an bile vazgeçmedi. Nişanlı iken eşinin elini tutmanı sıkıntı etme,  Allah o kadar büyüktür ki; O’nun büyüklüğü yanında senin bu hareketin çok basit kalır. Settar ismi ile örter de sen bile bilemezsin. Sen sadece Allah’a dair zannını çok yüksek tut. Allah kulunun zannına göredir. İyileşeceğini düşün, bu zannını yüksek tut. Affedeceğini düşün ( ne günahı vardı ki?) bu zannını da yüksek tut. Kulun Rabbi hakkındaki zannı, Rahman katında Hak olur, tüm zanniyetini kaybeder.

                O’nun anlattıklarının yanında benim sözlerim basit kaldı. Telefon numaramı mail adresimi verdim, kendisini ziyaret etmek istediğimi söyledim.

Genç anne bana çok şeyler öğretti. Hayata dair, hikmete dair dünyadaki yaşantımıza anlam arayışımıza dair alınacak ders varsa şayet; bu ders benim kelimelerim de değil, genç annenin yaşadıklarındadır…

               Rabbim O’na güç versin, kuvvet versin, her an O’na yardım etsin. Bunları yazdım ki; sizler de dua ediniz. Müminin, mümine ettiği duayı Allah kabul edermiş.  

Zaman kendine benzetmez herkesi
Hesapsız açar baharlar pembeyi
Açmadığın dalda sözün geçer mi
Dünyada ölümden başkası yalan
Yalan başkası yalan

Sitem etme haberi yok dağların
Ellerini gözlerinle bağladın
Faydası yok geç kalınmış figanın
Dünyada ölümden başkası yalan
Yalan başkası yalan

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : HAYATIN GERÇEĞİ

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Gönlümden Sen'den başka herşeyi al; bahtına düştüm...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss

Kategoriler

Etiket Bulutu

kalp sevmek istidat çakıl taşı düşünmek martı gitme Medine ÇOCUK YÜK gönlümün bayramı gel artık SU GİBİ OL HAYATIN GERÇEĞİ Peygamberimi hissediş

Arkadaşlarım

abdullaheren
vaktivisal
aynur aynur
dilsizmutercim
mutluhayat
safakkk
gonulargumanlarim
xeo
ahmeteminseyhan
canesma
sevimsaplar
kaderle
yasar ceylan
hayyalelfelah
esmalale
uyanangenclik
debuokyanus
mezarbek
huzursokagisohbet
murekkeplekesi
gercekyolislam
kurantevhidsunnet
tanrimisafirlerim
sewqican
melihhami